25 Aralık 2008 Perşembe

Dirilt beni Rabbim!..

Tükeniyorum Rabbim! Yalnız kaldığımı düşünüp, varlığının her an, her noktada tezâhür ettiğini,
beni devamlı koruyup gözettiğini, gönlümden geçenlere dahî cevap verdiğini unuttuğum zaman,
Rabbim demeyi unuttuğum an tükeniyorum!

Diriliyorum Rabbim! Sana yaslandığım, Sana güvendiğim, Seninle başlayıp, Seninle devam ettiğim,
tüm işlerimi Sana havâle ettiğim an!

Ne güzel Dostsun dediğim zaman diriliyorum.

Tükeniyorum Rabbim! Tüm sevdiklerimden; anne-babamdan, cânandan,
ten kafesindeki cândan daha yakın olduğunu bilerek, ellerimi Sana açmayı,
Senden netice, Senden çâre beklemeyi unuttuğum zaman!

Bu dertler neden bana? dediğim an tükeniyorum.

Diriliyorum Rabbim! Havayı soluyup Seninle dolduğum, gözümü açtığımda Seni bulduğum,
en sağlıklı irtibatı Seninle kurduğum, tüm dünya bana küsse de Senin dostluğunu ümid ettiğim an!
Kahrın da hoş , lütfun da hoş dediğim zaman diriliyorum.

Tükeniyorum Rabbim! Hayat enkâzı altında kaldığımda, çekiç misâli zaman beynime vurduğunda...
Hayal, ideal diye, küçük hedefler peşinde koştuğumda...
Dünya meşgalesine dalıp, bir cenneti, bir azabı, bir de ölümü unuttuğumda...

Beni affet demeyi azalttığımda tükeniyorum.

Diriliyorum Rabbim! Yandığımda Seninle söndüğüm, Seni hatırlayıp rûhumu güldürdüğüm,
O sırlı gücünden kuvvet aldığım, Seninle yürüdüğüm, dua ederek Seninle konuştuğumda...
İçimdeki tüm ırmaklar sana kavuştuğunda... Ruhum kitabın ve secdenle buluştuğunda
Ya Rab, bırakma ellerimi dediğimde diriliyorum. Yeniden cânlanıyor, cânıma cân katıyorum!
Cânımda Seni buluyorum! Seninle huzur doluyorum!

Dirilişlerim, dostluğunun tercümesidir. Seni yâr bilişimin, yoluna serdâr oluşumun,
sözlerinle hemhâl oluşumun işâretidir. Dirilişlerim, sana açılan tüm kapıların anahtarıdır...
O kapılar önünde gösterebileceğim en güzel beraattır. Dirilişlerim, tüm yangınlardan firar edişim,
sonu olmayan bir tebessümdür! Ruhumun ebedî dosta, yegâne vuslata ilerleyişidir.


La ilâhe illallâh, Senden başka yok ilâh diyerek, kendimi Sana emânet edişimdir.

Durdur tükenişimi. Kabul buyur dostluğuna. Dirilt beni Rabbim!..

2 Aralık 2008 Salı

Bir Bayram Düşlerdim!


Bir bayram düşlerdim; ümmetçe başımız dik yaşadığımız, sevincimizin kursağımıza düğümlenmediği, yediğimiz lokmaların boğazımızda kalmadığı bir bayram.

Bir bayram düşlerdim; ümmetin anası kaçırılan, babası öldürülen, ocağı kundaklanan, çocuklarının her biri bir izbeye sığınan, harim-i ismetine namahrem eli değen bir viran haneye dönmüş topraklarında, çocuklarının öksüz, yetim ve boynu bükük girmediği bir bayram.

Bir bayram düşlerdim; İslam ümmetinin mazlum çocuklarının zamanın ırmağında akan bir süprüntü gibi değil, zaman ırmağının yatağını belirleyen, kıyılarını gürül gürül akan sularıyla döverek verimli kılan bir nehre benzediği bir bayram. Pasif nesne değil; aktif özne olduğu, onun yaptıklarına düşmanlarının hayalinin yetişemediği, kendisini öldürmek için gelenlerin kendisinde dirileceği kadar temsil kabiliyetine sahip olduğu bir bayram.

Bir bayram düşlerdim;

yaralı ve bin bir pareli coğrafyamızın her yanından gürül gürül kanın gitmediği, ‘evlatlarının’ ah u enininin arşı titretmediği, viran olmuş hanelerinde baykuşların ötmediği, topraklarını ahlaksızların, soysuzların, sütsüzlerin, düzenbazların, madrabazların, hilekarların, mülhitlerin, müfritlerin, ifritlerin, hainlerin ve zalimlerin yönetmediği bir bayram.

Aksine, dinde kardeşleri olmasa da insanlıkta eşleri olan dünyanın farklı dinlerine, kavimlerine, coğrafyalarına, milletlerine mensup mazlum, mağdur ve muhtaçlarının yarasını sarmak, yüreğini onarmak, onlara müşfik bir ana eli olmak için tüm imkan ve gücünü seferber ettiği bir bayram.

İmanından kaynaklanan şefkat ve merhametinin Afrika kıtasının açlarından, Venezuela’nın afetzedelerine, Harlem’in esrarkeşlerinden ve köprü altı çocuklarından, Manila’nın şehvet tuzağına düşmüş çocuklarına varana dek; her bir mazlum, mağdur ve mahruma ulaştığı bir bayram.

Bir bayram düşlerdim; bir öndere sahip olan, önderi kendisine ana olan, kendisi ise insanlığın diğer toplumlarına ana gibi olan bir ümmetle girdiğimiz bir bayram.

Öyle bir ümmet ki; aynı imanı paylaşan, aynı kıbleye yönelen bir buçuk milyar üyesinin aynı imkanı da paylaşabildiği, mutluluk sakası gibi insanlığa yürek dolusu saadet taşıyan, havaya kalkan bir tek elin rüzgarıyla 1.5 milyar yüreğin tek bir yürek gibi kıyama durduğu, o elin bir tek dalgalanışının yüz milyonlarca inanmış kadın ve erkeği harekete geçirdiği, “Bu bayram dualar Çeçenistan için!”, “Bu Ramazan fıtralar Kosova’nın yetim ve öksüzleri için!”, “Kurbanlar Afrika için!”, “Tekbirler Kudüs için!” dediğinde orasının ihya olduğu bir ümmet.

Bir ümmet düşlerim; bir organına, hatta bir hücresine yönelmiş bir tehdidi tüm varlığına yönelik bir tehdit gibi algılayacak kadar kendinde ve canlı, ayağına diken batsa onun acısını her tarafından duyabilecek kadar bilinçli, kendi varlığına yönelik bir tehdide anında tepki verecek kadar hassas bir sinir sistemine sahip, bedeni oluşturan her bir hücrenin kendi yerine razı olup, rolünü en iyi oynamak için irade sergilediği, fertleri silik, düz, sıradan, bir makinenin dişlisi olmaya teşne, edilgen ve mekanik bir ‘birey’ değil, farklı; fakat farklılığı bir orkestrayı oluşturan enstrümanların farklılığı gibi zenginliğe dönüştüren, sıradan ve düz bir tip olmaya razı olmayan, kendi kendini gerçekleştirmek için yüreğinin çeperlerine tutunarak kapasitesinin sınırlarına çıkma savaşı veren, kendisiyle, Rabbiyle, çevresiyle, toplumla ve doğayla barışık, bilişik, tanışık şahsiyetlerden oluşan bir ümmet.

Bir şahsiyet düşlerim; sorunun bir parçası değil, çözümün bir parçası olan, yük olmayıp yük alan, kendini yad ve yabancı ellerde aramayıp kendini kendinde arayan ve kendini kendinde bulan, hamken yanan, pişen ve olan, olmanın sırrına erdiği için hamların elinden tutup, onların da olması için onların yerine yanmaktan çekinmeyen, kafa, yürek ve bilek, düşünce, duygu ve aksiyon dengesini varlığında gerçekleştirerek, ‘muvahhid şahsiyet’ olma kıvamına eren, yalnızca kafa gözüyle değil, yürek gözüyle de bakıp, onunla gören, kendini yalnız sözle değil yüzle, gözle, özle ifade edebilecek liyakate eren, vuracağı ve duracağı yeri iyi bilen, Allah’a karşı esas duruşunu ayağının altındaki topraklar kayarken dahi bozmayan bir şahsiyet.

Bir şahsiyet düşlerim; kendi kafasıyla düşünüp, kendi yüreğiyle duyan, kesrette vahdet bulan, ne dostları karşısında kapris yapan, ne düşmanları karşısında aşağılık kompleksine kapılan. Ayaklarının birini hakikatin merkezinde sabit tutarak, diğer ayağıyla tüm dünyayı, hatta tüm evreni dolaşan ve yitik hikmetleri, hakikatleri, cevheri arayıp kendine çeken bir mıknatıs gibi arayıp kendine çeken, “bizden adam olmaz” bedbinliğini alıp “çıkarsa bizden adam çıkar” bencilliğine vuran, bu iki sakat ucu da bir fiskeyle atık düşünceler fosseptiğine yuvarlayıp, adil ve mutedil olmayı bir hayat düsturu bilen bir şahsiyet.

Ve bir bayram düşlerim; hesap gününün sonunda “Ey (sadece Allah ve cennetle) tatmine ulaşan insan; gir kullarımın arasına (çünkü cennetin yolu kulların arasından geçiyor) ve gir cennetime!” muştusunun verildiği bir bayram.

İşte o bayramın provasıdır bu bayramlar.

O mutlak bayramlardan bir efilti taşıdığı oranda anlamlıdır bu bayramlar.

Onun içindir ki, “bayram” anlamına gelen ıyd sözcüğüyle “ahiret” anlamına gelen mead sözcüğü aynı köke aittir.

Bayramınız mübarek olsun.

Bayramınız bayram olsun.

( 10 Ocak 2000 )

Mustafa İslamoğlu

14 Kasım 2008 Cuma

kalbin üzerinde titredi hüzün..

Onun bağrında yanan bir can ipi, başında da alevler ve dumanlar vardı. Üstelik o yangından doayı durmadan ağlıyor, gözyaşları bedeninden damla damla süzülürken bedenimi eritiyor, tüketiyor, yok ediyordu.

"Şu mum mu bana benziyor, ben mi muma dönüştüm?!.."

diye mırıldandı bir an ve devam etti bağrına bir kaç yumruk vurarak.

"Galiba mumlar gibi kendi gözyaşlarımın denizinde boğulana kadar sürecek bu yangın."

kitab-ul aşk

8 Kasım 2008 Cumartesi

her şer'de bir hayır vardır!!!!!

Bir zamanlar Afrika'daki bir ülkede hüküm süren bir kral vardı. Kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü. Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı. İster kendi başına gelsin ister başkasının, ister iyi olsun ister kötü, her olay karşısında hep ayni şeyi söylerdi: "Bunda da bir hayır var!" Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar. Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu. Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patladı. Kralın baş parmağı koptu. Durumu gören arkadaşı her zamanki sözünü söyledi: "Bunda da bir hayır var!" Kral acı ve öfkeyle bağırdı: "Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu?" Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı. Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu.Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler. Ellerini, ayaklarını bağladılar ve köyün meydanına odun yığdılar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar. Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın başparmağının olmadığını farkettiler. Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir insani yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlardı. Bu korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler. Diğer adamları ise pişirip yediler. Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir bir anlattı. "Haklıymışsın!" dedi. "Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış. İste bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum.Yaptığım çok haksız ve kötü birşeydi." "Hayır" diye karşılık verdi arkadaşı. "Bunda da bir hayır var." "Ne diyorsun Allah aşkına?" diye hayretle bağırdı kral. "Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir." "Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum, değil mi?" Ve sonrasını düşünsene...

3 Kasım 2008 Pazartesi

Ölünün arkadından dua okunmaz diyenlere yazılmış bi yazı.

Hayatta iken yaptıklarının, vefatından sonra kişinin kendisine ulaşacağını ifade ve hayatta iken hayır yapmaya teşvik eden pek çok hadis-i şerif vardır.(1) Peygamber Efendimiz (s.a.v) "İnsan ölünce (salih) ameli kesilir. Ancak üç amel (in sevabı) kesilmez: Sadaka-i câriye (kamuya yararlı sadaka), faydalanılan bir ilim ve arkasında kendisine dua edecek hayırlı bir çocuk bırakmak" (2) buyurarak buna işaret etmiştir. Ebû Hureyre'den rivâyet edilen hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.v) amellerin sayısını (sadaka-i cariyeyi tafsil etmek suretiyle) çoğaltarak: "Mü'min'e ölümünden sonra amel ve hasenatından ulaşacak şey: Öğretip yaydığı ilim, bıraktığı salih evlat, miras bıraktığı Mushaf, yaptığı mescit, yolcu için yaptığı ev, akıttığı ırmak ve sağlığında malından verdiği sadakadır." (3) buyurmuşlardır.

Başka bir hadisin ifadesiyle; "Ölüyü (mezara kadar) üç şey takip eder: Ailesi, malı ve ameli. Bunlardan ikisi geri döner, biri bâki kalır: ve malı geri döner, ameli kendisiyle bâki kalır." (4)

Bu ve benzeri(5) hadis-i şeriflerden de anlaşılacağı üzere insan, dünyada iken kendisinin yaptığı veya başkalarının yapmasına vesile olduğu amellerden istifade edecektir. Zaten bunda alimler de ittifak etmişlerdir.(6) Fakat kişinin ölümünden sonra başkalarının kendisi için yapacakları iyi işlerin sevabının veya bunlardan hangisinin ulaşıp-ulaşmayacağı konusunda ihtilaf edilmiştir.

Mu'tezile mezhebi, ölüye dirilerin yaptıkları hiç bir şeyin fayda vermeyeceğini iddia eder.(7) Onlar iddialarına delil olarak da "İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur",(8) "Siz, ancak yaptıklarınızın cezasını çekeceksiniz".(9) ve "Herkesin kazandığı hayrın sevabı kendine, yaptığı fenalığının zararı da yine kendinedir."(10) gibi ayetleri gösterirler. Halbuki Ehl-i Sünnet alimlerinin hepsi, hangi amelin fayda verip, hangisinin fayda vermeyeceği meselesinde ihtilaf etmişler ise de, ölüye başkalarının yapacağı amellerin fayda vereceği hususunda ittifak etmişlerdir. Çünkü bu konuda, bazı amel ve iyiliklerin fayda vereceğine dair, apaçık ayet ve hadisler vardır. Mesela, dua ve istiğfarın faydalı olacağına "Onlardan, sonra gelenler şöyle derler: Ey Rabbimiz, bizi ve bizden önce imanla geçmiş olan kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde iman edenlere karşı bir kin bırakma"(11) ayet-i kerimesi delalet etmektedir. Bu ayet-i kerimede Cenab-ı Hakk, daha önce iman edip de göçmüş olan kardeşleri için istiğfar eden mü'minleri övmüştür. Eğer istiğfarın ölülere bir faydası olmasaydı, Allah Teâlâ onları övmezdi.(12)

Peygamber Efendimiz de "Ölüye namaz kıldığınız zaman ona gönülden dua edin"(13) buyurmuş ve kendisi de kıldığı cenaze namazlarında ölü için dua etmiştir. Şayet bu namaz ve duanın ölüye bir faydası olmasaydı, Rasulullah (s.a.v) bunu ne kendi yapardı ne de başkalarına emrederdi.(14) Halbûki O, kendisi de birinin cenaze namazını kıldırırken "Allahım, filan oğlu filan senin güvencende, senin koruman altındadır. Onu kabir fitnesinden ve Cehennem azabından koru. Sen vefa ve övgü sahibisin. Allahım onu bağışla, ona acı! Muhakkak ki sen çok bağışlayan, çok acıyansın."(15) diye dua etmiştir. Kaldı ki Cenâze namazının kendisi de ölü için bir duadır. Allah için namaza, meyyit/meyyite için duaya... diye niyet edilir. Eğer ölünün ruhuna yararı yoksa bunun bir anlamı kalmaz.

Kendisi zaman zaman Bakî kabristanını ziyaret ederek kabirdekilere selam vererek dua ederdi.(16) Eğer selamı onlara ulaşmasa ve duası fayda etmeseydi, bunu yapması abesle iştigâl olurdu ki O, bundan münezzehtir.

Geride kalanların, ölüleri için yaptığı ibadet ve hayırların faydasını iki bakımdan ele almak gerekir:

Birincisi: Müteveffânın borçtan kurtulup kurtulmaması

Bir kimse üzerinde namaz, oruç, hac, zekat, adak, kul borcu gibi borçlar bulunarak ahirete intikal etmiş ise geride kalanların-ölünün vasiyeti olsun veya olmasın- bunları eda etmeleriyle borçtan kurtulur mu?

İkincisi: Başkasının yaptığı ibadetin sevabının ölüye ulaşıp ulaşmaması

Fukahâ ibadetleri üçe ayırmışlardır:

a) Namaz ve oruç gibi bedenî ibadetler: Başkalarının yapmalarıyla bu borçlar düşmez, sorumluluk devam eder.

b) Zekat, nezir ve mâlî keffaret gibi mâlî ibadet ve borçlar: Bunlar, başkalarının ödemesiyle ödenmiş olur, borç kalkar.

c) Hac gibi hem mâlî, hem de bedenî ibadetler: Birisi ölü namına bunu yaparsa o borçtan kurtulmuş olur. Fakat mirasçılar bunu yapmaya mecbur değildir. Ancak İmam Şafiî'ye göre vasiyet etmiş ise mecbur olurlar.

Ahmed b. Hanbel, Evzaî, Ebû Sevr, Nevevî gibi müçtehidler ile muhaddislerin çoğuna göre, ölünün yakınlarının, onun borçlu olduğu oruç, hac gibi ibadetleri de kaza etmesi caiz ve sahihtir.

İslam ulemasının ekseriyeti, sevabını ölüye bağışlamak niyetiyle yapılan ibadetlerin sahih olduğuna ve dünyadan göçmüş olanların bundan istifade edeceklerine kani olmuş ve bu hükmü benimsemişlerdir.(17)

Konumuzun daha iyi anlaşılabilmesi için başkalarının ölünün yararına yapabilecekleri işleri maddeler halinde açıklamaya çalışalım:

1- Ölünün borcunun ödenmesi: Bir kişi öldüğünde başkalarının onun hakkında yapabilecekleri, hatta yapmaları gereken en önemli işlerden birisi, varsa o kişinin borçlarını ödemek ve böylece onun üzerinden kul haklarının kalkmasını temin etmektir. Çünkü hadisteki ifadesiyle "Mü'minin ruhu, borcu ödeninceye kadar ona bağlı kalır."(18)

Bundan dolayı, borçlu olarak ölen kişi, şayet miras olarak bir şeyler bırakmışsa ondan borçları ödenir.(19) Böylelikle ölünün borcunun ödenmesi kendine fayda verip, borçtan kurtulmasına sebep olur. Burada mâlî borçlarının ödenmesinde borcu ödeyen kişinin, ölünün bir yakını olması şart değildir. Kim öderse ödesin, ölen kişi kurtulmuş olur.(20)

2- Dua ve istiğfar: Ölmüş birisi için yapılabilecek en büyük iyiliklerden birisi onun için dua etmek ve istiğfarda bulunmaktadır. Nitekim; "Ey Allah'ın Resulü, anne ve babamın vefatlarından sonra da onlara iyilik yapma imkanı var mı, ne ile onlara iyilik yapabilirim?" diye soran Ebû Ubeyd Mâlik İbn Rabîa es-Sâidî (r.a)'ye Peygamber Efendimiz (s.a.v): "Evet vardır. Onlara dua, onlar için Allah'tan istiğfar (günahlarının affedilmesini) talep etmek, onlardan sonra -vasiyetlerini yerine getirmek, anne ve babasının akrabalarına karşı da sıla-i rahmi ifa etmek, anne ve babasının dostlarına ikramda bulunmak."(21) cevabını vermiştir.

Yine "Onlardan sonra gelenler şöyle derler: Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman eden kardeşlerimizi bağışla..."(22) gibi ayetler, cenaze namazı, dua ve istiğfarın ölülere fayda vereceğini ispat etmektedir.(23)

Bu mevzudaki ayet ve hadis-i şerifleri(24) göz önünde bulunduran ilim adamları, ölü için yapılan dua ve istiğfarın ölüye fayda vereceğinde. Ancak kendisi için dua edilen kimsenin mü'min olması şarttır.(25) Zira imanı olmayanlara hiçbir şey fayda vermez. Zaten onlar için dua etmek de meşru değildir.(26) İmam Eş'ari'ye göre, "Hadisçiler ile Ehl-i Sünnet'in çoğunluğu, dua ile sadakanın, Müslümanlar için ölümlerinden sonra fayda vereceğini kabul ederler.(27) Öyleyse dua meşru ve faydalıdır.(28)

Bu mevzuda bilinen en meşhur hadis-i şeriflerden biri olarak Müslim'de Ebu Hüreyre (r.a)'den rivayet edilen bir hadis-i şerifte: "insan ölünce bütün amelleri kesilir. Ancak üç şey (bunları yapan üç kişi) müstesna: Sadaka-i cariye (bırakan) veya istifade edilen bir ilim (bırakan) veya kendine dua edecek salih evlat (bırakan)"(29) buyurulmaktadır.

Bu hadis-i şeriften anladığımıza göre:

a- Sadaka-i cariye denilen, insanların istifade edebileceği yol, köprü, cami, çeşme, mescit, ve vakıf müesseseleri ile bunları en verimli ve hayırlı şekilde kullanacak nesillerin yetişmesi içinde okul ve öğrencilerin barınabilecekleri yurt gibi müesseseler yapmak gibi salih amellerde bulunmaktır ki, arkada bırakılan bu türden bir müessese hayatta kaldığı müddetçe, -Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) beyanları çerçevesinde- iyi bir çığıra vesile olunduğu için kıyamete kadar orada yetişenlerin kazandıkları sevapların bir misli de bu müesseseleri kuranların amel defterlerine kaydedilecektir.

b- İlim erbabının bıraktığı eserler de sadaka-i câriyedendir. Alim, kapasitesine göre bunlardan mükafatını alır. Ayrıca ilim erbabına sahip çıkma ve onların kitap, defter, yiyecek ve giyeceğini temin etme şeklinde yapılan çalışmalar da, hayır cihetinde kapanmaz birer sadaka-i cariye sayılmaktadır.

c- Ölen kişi giden ruh, ardından hayırlarda bulunacak ve hayırlı nesiller yetiştirecek hayırlı bir evlat ister. Ancak bıraktıkları böyle bir nesildir ki, ahiret hesabına onlara yararlı olacaktır. Yoksa ölü ne helva, lokma yemek; ne yedinci, kırkıncı ve elli ikinci gece, ne mevlit, ne paralı hatim, ne telkin, ne devir, ne de duvara asılacak eski bir resim bekler.

3- Sadaka vermek: Sadakanın da ölen kişiye faydası olduğu mevzuunda Ehl-i Sünnet âlimleri ittifak etmişlerdir. Peygamber (s.a.v)'in buna delalet eden hadisleri(30) vardır.(31)

İbn Abbas (r.a)'ın rivayet ettiği bir hadis-i şerifte ise şöyle buyurulmaktadır: "Bir adam gelerek: "Ey Allah'ın Resulü! Annem vefat etti. Ben onun için tasaddukta bulunsam ona faydası olur mu? diye sordu. Peygamberimiz: "Evet" deyince, adam; "Benim bir meyveliğim var. Sizi şâhid kılıyorum, onu annem için tasadduk ediyorum" dedi.(32) Verilen sadaka ister kişinin evladı gibi birinci derecede bir yakını isterse başkaları tarafından verilsin, sadakanın sevabının ölüye ulaşacağında ittifak olduğu bildirilmektedir.(33)

Sa'd İbn Ubâde hadisinde ise, ölünün arkasından yapılacak sadakanın hangisinin daha efdal olduğu beyan edilmektedir. Sa'd (r.a) şöyle anlatır: "Ey Allah'ın Resulü dedim, annem vefat etti, (onun adına) yapacağım sadakanın hangisi efdaldir?" Peygamber Efendimiz (s.a.v), "su" buyurdular. Bu cevap üzerine Sa'd bir kuyu kazdı ve: "Bu kuyu Sa'd'ın annesi için dedi."(34)

Bu hadis-i şerif de, ölü adına hayır yapılabileceğini gösteren delillerdendir. Nesâî'nin rivayetinde Sa'd, önce vefat eden annesi adına sadaka verip veremeyeceğini sorar. Cevap müspet olunca hangi sadakanın efdal olduğunu sorar. Bunun üzerine, "su" cevabını alır.(35)

Nafile olarak sadaka vermek isteyenlerin bütün inananlara (mü'min ve mü'minelere) niyet etmesi en faziletlisidir. Çünkü bunun sevabı onlara ulaşır, kendisinin sevabından da herhangi bir şey eksilmez.(36)

4- Ölenin borcu olan oruçlarının geride kalan akrabaları tarafından tutulması: Üzerinde Ramazana ait kaza orucu bulunduğu halde ölen kimse ile ilgili iki durum söz konusudur:

a) Vakit darlığı, hastalık, sefer ve oruç tutmaktan âciz olmak gibi özürler sebebiyle oruç tutma imkanını elde edemeden ölmüş olmak: Alimlerin ekserisine göre, bunların her hangi bir kusuru olmadığı için hiç bir şey gerekmez, günahkâr olmaları da söz konusu değildir. Çünkü bu oruç, ölünceye kadar, tutma imkanını elde edemediği bir farzdır. Dolayısıyla hacda olduğu gibi, hükmü bedelsiz olarak düşmüştür. Bunun için, kişi hasta yahut yolcu olduğu bir durumda ölmüş ise tutamadığı orucun kazası gerekmez.

b) Oruç borcu olan kişi oruçlarının kazasını yapma imkanını elde ettikten sonra ölmüşse velisi onun için oruç tutamaz. Yani fakihlerin ekserisine göre, ölünün kazası olan oruçları tutmak vacip değildir. Şafiîlere göre, velisi oruç tutacak olsa, sahih olmaz. Çünkü oruç, halis bir beden ibadetidir. Şeriatın aslı ile farz kılınmıştır. Gerek hayatta, gerekse öldükten sonra bunda vekalet ve niyabet caiz değildir. Bu yönüyle o namaz gibidir. Bir hadis-i şerifte bununla ilgili olarak: "Hiçbir kimse başka bir kimse adına namaz kılamaz, oruç tutamaz. Fakat onun adına her güne karşılık bir müd (ülkelere göre değişen bir ölçek. Iraklılara göre 2 rıtıl sığan ölçek, yani yaklaşık 18 litrelik ölçek) yiyecek fakirlere yedirir." buyurulmuştur.(37) Hanbelilere göre ise, velinin ölü adına oruç tutması mubahtır. Çünkü bu durum, ölünün kurtuluşunu sağlamak bakımından daha ihtiyatlı bir harekettir.(38)

Bu konuda rivayet edilen bir hadis-i şerifte Hz. Aişe (r.anhâ) validemiz, Resulullah (s.a.v)'in: "Kim, üzerinde oruç borcu olduğu halde ölürse, onun orucunu velisi tutar." buyurduğunu haber vermiştir.(39) Yine Hz. Câbir İbn Abdullah (r.a) da rivayet ettiği bir hadis-i şerifte; bir kadın, Resulullah Efendimize (s.a.v) gelerek, annesinin üzerinde oruç nezri olduğunu ve onu yerine getiremeden öldüğünü haber verir. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v): "Velisi ona bedel oruç tutsun" buyurur.(40)

Buharî ve Müslim'de zikredilen diğer bir hadis-i şerifte ise, bir kadının üzerinde bir aylık (nezir) oruç borcu olduğu halde vefat ettiği ve çocuğunun Peygamber (s.a.v.)'e gelerek "Ben onun yerine oruç tutsam olur mu?" diye sorduğu Resulullah'ın (s.a.v) da ona: "Annenin üzerinde borç olsaydı onu öder miydin?" diye sorduğu Onun: "Evet" diye cevap vermesi üzerine de: "Allah'ın borcu, ödenmeğe daha layıktır" buyurduğu haber verilmektedir.(41)

Oruç tutmak, bedenî ibadetlerdendir. Burada oruç ibadeti zikredildiği ve başkalarının tutacağı orucun sevabının ölüye ulaşacağı haber verildiğinden, diğer bedenî ibadetlerde de aynı durumun söz konusu olup olmadığında ihtilaf edilmiştir. Oruç konusunda rivayet edilen hadislerden bazı alimler, farz olan Ramazan orucundan üzerinde borcu olarak ahirete göçmüş olanların oruçlarının bile geride kalanlar tarafından tutulabileceği hükmünü çıkarırlarken, bazıları da sadece nezir orucunu tutabileceğine kail olmuşlardır.(42)

Ölenin yerine oruç tutma meselesinde Ahmed İbn Hanbel, ölü üzerinde Ramazan, nezir veya keffaret orucu borçları bulunduğu takdirde, velisinin ona bedel tutabileceğini söylemiştir. İmam Mâlik, Şafiî ve Ebu Hanife'ye göre, ölünün velisi, her bir oruç için bir sa' (bin dirhemlik bir hububat ölçeği) arpa veya yarım sa' buğday tasadduk etmelidir. Keza her bir namaz (veya bir günlük namaz) için de aynı miktar mal tasadduk etmelidir. Fakat çoğunluk, (ölünün) bedenî ibadetlerinin niyabeten başkası tarafından ifa edilemeyeceğini söylemiştir.(43)

Ancak, böyle bir kapı açmanın, insanları sağlıklarında kendilerinin yapmaları gereken ibadetleri ihmal etmeye sevk edeceği endîşesiyle bazı alimler, "hiçbir orucu tutamayacağını ancak keffaretini verebileceğini" söylemişlerdir.(44)

5- Ölen kişi yerine yapılacak hac: Bir kimse, ölmüş birisinin yerine hac yapıp sevabını ölüye bağışlayabilir. Nitekim Ebu Davud'da Büreyde (r.a)'den rivayet edilen hadis-i şerifte, hayatında iken hiç hac yapmayan annesinin yerine hac yapıp yapamayacağını soran bir kadına, Rasulullah Efendimiz (s.a.v): "Evet, ona bedel haccet" buyurarak ölmüş annesinin yerine haccetmesine izin vermiştir.(45)

Her ne kadar cumhur, bedenî ibadetlerin niyabeten başkası tarafından ifa edilemeyeceğini söylemişse de, acz şartıyla, sadece hac farizasının bir başkası tarafından ifasını caiz görmüştür. Acz'den murat, kişinin ölmüş olması ve iyileşme ümidinin kesilmesidir, kötürüm bir kimse âcizdir. Bazı alimler, ölü adına nafile hac yapılabileceğini de söylemişlerdir.(46)

Bir başka hadis-i şerifte ise, ölenin yerine yapılan ibadetlerle onun borcunun ödenmiş olacağı ve bunun ölünün semadaki ruhuna müjdeleneceği şöyle anlatılır: Zeyd ibn Erkam (r.a) anlatıyor:

"Hz. Peygamber (s.a.v) buyurdu ki: "Kim ebeveyninden birine bedel haccederse, bu hacla onun borcunu ödemiş olur. Bu durum, semadaki ruhuna müjdelenir. Kişi, anne ve babasına karşı isyankâr bile olsa (bu iyiliği sebebiyle) Allah'ın nezdinde (iyi kullar meyanında) yazılır."

Diğer bir rivayette ise: "Babası için bir hac, kendisi için yedi hac yazılır" buyurulmuştur. (47)
Tabii ki, bu rivayetlerde zikredilen mana, sadece bir ibadetin yapılıp, sevabının ölüye bağışlanmasının cevazına delalet eder. Cenab-ı Hakk'ın o engin rahmetinden ümit edilir ki, o sevap nedeniyle, huzuruna ibadet borcuyla gelen kullarını affeder, yoksa sağlığında fırsat elde iken bu ibadeti terk eden ve bu halleri üzere ölenlerin elbette hesapları görülecek ve cezaları verilecektir.

İbn-i Kudâme'nin de ifade ettiği gibi ölü, başkaları tarafından yapılan ve sevabı kendisine bağışlanan ibadetlerden istifade edebilir. Çünkü oruç, dua, istiğfar, hac gibi ibadetler, bedenî ibadetlerdir. Allah Teâlâ, bunların ve bunlar gibi diğer ibadetlerin sevaplarını da ölüye ulaştırır.(48)

Yalnız bu gibi ibadet borçlarının üzerinde kalması için kişinin, mesela, oruç için borçlandıktan sonra, hastalanıp ölünceye dek borcunu tutacak kadar sıhhate kavuşamaması gibi meşru bir mazereti olmalıdır. Ancak böyle bir özre binaen yapamamış olanlar için, geride kalanların, Allah'a karşı olan borcunu onun adına ödemeleri sebebiyle Allah Teâlâ affeder, kasıtlı olarak terk edenleri değil.(49)

6- Ölü adına kurban kesmek: Ölü adına kurban kesilerek tasadduk edilip sevabı ölüye bağışlanabilir. Zikredeceğimiz şu vak'a ölünün gıyabında kurban kesilip sevabının ölüye bağışlanabileceğini göstermektedir: Hâneş (r.a) anlatıyor: "Hz. Ali (r.a)'yi gördüm, iki koç kesmişti." Dedi ki, "Biri kendim için, diğeri Resulullah (s.a.v) için". Ve ilave etti: "Resulullah (s.a.v) böyle vasiyet etti. Ben (hayatta olduğum müddetçe) ebediyen (bunu yapmayı) terk etmeyeceğim."(50)

Hz. Ali (r.a)'nin kestiği bu kurban Resulullah (s.a.v)'ın vefatından sonrası için söz konusudur. Ebu Davud, hadisi "Ölü adına kurban" adını taşıyan bir bapta kaydeder. Tirmizî ise, ölü adına kurban kesmeye, bir kısım alimlerin cevaz verirken bir kısım alimlerin caiz bulmadığını kaydeder.

Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.v)'in ümmetinden Allah'ın birliğine ve kendisinin peygamberliğine şehadet edenler adına da kurban kestiği de muhtelif rivayetlerde gelmiştir.(51)

Peygamber Efendimiz (s.a.v) ölülerin arkasından kurban kesip sevabını onlara bağışladığına göre, ölüler, kendileri için yapılan hayır-hasenâtın hepsinden haberdar olmakta ve onların sevaplarından faydalanmaktadırlar kanaati hasıl olmaktadır. Ancak, avamdan bir çok insan, ölülerin arkasından onları memnun etmek ve böylece isteklerine kavuşmak için kabir başlarında kurban keserler veya bunu ölüye adarlar ki bu, tamamen yanlış bir inanç ve bid'at bir harekettir. Bundan dolayıdır ki Peygamber Efendimiz (s.a.v); "Kabirde sığır, deve, koyun kesmek İslam'da yoktur"(52) buyurarak bunu yasaklamıştır. Çünkü, kurban bir ibadettir ve ibadetler sadece ve sadece Allah için yapılır. Bu sebeple bir kabir yada yatır için kesilen bir kurban, bırakınız sevaba vesile olmasını, kesenin imanını alıp götürebilecek ve şirk olabilecek bir davranıştır. Ve kesinlikle sakınmak gerekir.(53) Bu, cahiliyye döneminden kalma bir âdettir. Çünkü o dönemdeki Araplar, belirli zamanlarda veya ölü defnedilir edilmez hemen sığır, deve veya koyun cinsinden bir hayvan getirip mezar başında kurban ederler ve etini dağıtırlardı. Halbuki Allah Resulü (s.a.v), "Dine muhalefetten sakının. Dine sonradan sokulan her şey bid'at ve her bid'at da dalalet (sebebi)tir".(54) diyerek bid'atlara karşı bizi uyarmış ve "Size sıkı sarıldığınız sürece asla sapıtmayacağınız iki şey bırakıyorum: Allah'ın kitabı ve peygamberlerin sünneti..."(55) buyurarak da bid'at ve sapıklıklara düşmemek için Kur'an'a ve sünnetine sarılmayı tavsiye buyurmuştur.(56)

7- Kur'an okuyup sevabını ölüye bağışlamak: Alimler, namaz kılmak ve Kur'an okumak gibi ibadetlerin sevabının, yapandan başkasına ulaşıp ulaşmayacağı konusunda ihtilaf edip iki görüş ileri sürmüşlerdir:

Hanefî ile Hanbelî alimlerine ve Şafiî ve Malikîlerin sonradan gelen alimlerine göre, ölü yanında okunan Kur'an'ın sevabı ile Kur'an okumanın peşinden yapılan dua, orada bulunmasa da ölüye ulaşır. Kur'an okumanın akabinde dua etmek ise daha çok kabule şayandır ve kabul edilmesi daha çok umulur.

Malikîlerin önceki fakihleriyle ilk Şafiîlerin meşhur olan görüşleri, ibadetlerin sevabının yapandan başkasına ulaşmayacağı yolundadır.

Hanefîlere göre, insan yaptığı amelin sevabını başkasına bağışlayabilir. İster namaz olsun, ister oruç olsun, ister sadaka ve benzeri şeyler olsun fark etmez. Bunların sevabını ölüye bağışlamak, kendi sevabından bir şey eksiltmez.

Hanbelîlere göre, kabrin yanında Kur'an okumakta bir sakınca yoktur.

Mâlikîlere göre, öldükten sonra kişi yahut kabri üzerine Kur'an okumak mekruhtur. Çünkü selef böyle bir şey yapmamıştır. Fakat sonradan gelen Mâlikîlere göre, Kur'an okuyup zikir yapmakta ve bunların sevabını ölüye bağışlamakta bir sakınca yoktur. Ölü için de Allah'ın izniyle sevap hasıl olur.

Şafiilerde meşhur olan görüşe göre, ölüye kendi amelinden başkası fayda vermez. Ancak Şafiîlerin sonradan gelen fakihleri, Kur'an okumanın sevabının ölüye ulaşacağı yolunda açıklamalarda bulunmuşlardır. Bu şekilde Şafiîlerin sonraki fakihlerinin görüşü de diğer üç mezhebin görüşlerine uygunluk arz etmektedir.

Kur'an okumak, belli bir maksat için diriye fayda verince, ölüye fayda vermesi daha evladır. İbn Salâh'a göre, Kur'an okuma sonunda: "Allah'ım okuduğumuz Kur'an'ın sevabını filancaya ulaştır" demesi ve okunan Kur'an'ı dua kılması da uygun olur. Bu hususta uzak, yakın aynıdır değişmez. Bunun fayda vereceğine kesin olarak inanmak lazımdır.(57) Nitekim Peygamber (s.a.v) de, zaman zaman kabirlere uğrar ve oradakilere dua ederlerdi. Bu konuda İbn Ebî Şeybe'den rivayet edilen hadis şöyledir: "Hz. Peygamber (s.a.v) her yılın başında Uhud'daki şehitlerin kabirlerine gelir ve şöyle derdi: "Sabrettiğiniz şeylere mukabil sizlere selâm ve selâmet! Dünyanın en güzel neticesi budur!" Allah Resulü (s.a.v), Bazen de Bakî' mezarlığına çıkar ve şöyle derdi: "Ey mü'minler yurdunun sâkinleri! Selâm size! Bizler de inşallah sizlere kavuşacağız. Allah Teâlâ'dan bizim ve sizin için âfiyet, ahiretle ilgili korku ve sıkıntılardan selâmet ve siyanet dilerim."(58)

Görüldüğü üzere Peygamber (s.a.v), dünyamızdan ayrılan insanlar için dua edip onlar hakkında âfiyet ve selamet dilemektedir. Şayet ölülerin arkasından yapılan duaların faydası olmayacak olsa idi Allah Resulü (s.a.v) böyle bir davranışta bulunmazdı. Aksi bir durum, Allah Resulü'nün abesle iştigali demektir ki, O, bundan fersah fersah uzaktır. Çünkü Kur'an-ı Kerim'in ifadesiyle Efendimiz (s.a.v) asla hevâ'dan konuşmaz. O ne konuşmuşsa vahiy kaynaklıdır.(59) Okunan Kur'an'ın sevabının önce Hz. Peygamber (s.a.v)'e hediye edilmesi müstehaptır. Çünkü bizleri sapıklıktan O kurtarmıştır. Bunda bir nevi Ona teşekkür ve güzel bir mukabele vardır. Ölülerin arkasından okunan Fatiha, Yâsin ve Kur'an hatmi gibi virtlerden her biri, bir anda sayısız kişilerin ruhlarına yetişebilir ve onların hepsi de bu hediyeden nasiplerini alabilirler. Çünkü bu Allah'ın kudretine ağır ve zor değildir.

Bazı alimler, okunan kıraatin sevabının ölüye ulaşmasının yanında, sevabı ölüye bağışlanmak şartıyla her güzel amelin sevabı da ulaşır demişlerdir.(60) Yalnız bunların sevap kazanılacak şekilde yani sırf Allah rızası için yapılması şarttır. Yoksa çoklarının yaptığı gibi parayla Kur'an okutup ta ölüye bağışlatılmaz. Çünkü Kur'an okumak bir ibadettir. İbadet ise parayla değil de Allah rızası için yapılınca sevabı olur ve bu sevap onların ruhlarına bağışlanır. Aksi halde sevap olmaz ki bağışlansın.

Malikî ve Şafiî mezhebinde meşhur olan görüşe göre, kendi ameli ve kesb'i olmadığı için, Kur'an okumak da dahil, bedenî ibadetlerin hiçbirinin sevabı ölüye ulaşmazken kabrin yanında okunduğunda, ölü, okunan Kur'an'ı dinlediği için, dinleyici sevabı alır.(61)

Diğer bazı müçtehitler de ancak evladın veya yakın akrabanın oruç, namaz ve haccının vasıl olacağını ileri sürmüşlerdir. Fakat en isabetlisi, borç ve mesuliyetlerin düşmesi bahis mevzuu olmadan, bağışlanan sevaptan Müslüman ölülerin istifade edecekleri hükmü olsa gerektir.(62)
Fakat şurası bir gerçektir ki, ölü, kendi yapmadığı ve ihmal ettiği ibadetlerden mutlaka sorguya çekilecektir. Bazı cahil kimselerin zannettikleri gibi, ıskatını vermekle, yahut fidye ve keffaretini vermekle ölü, yüzde yüz mesuliyetten kurtulmuş olmaz. Eğer usulüne uygun şekilde yapılmışsa, yapılan bu gibi iyi amellerin sevabı bağışlanmakla sadece affı umulur.(63)

1. Ebû Davud, Vesâyâ, 3; Tirmizî, Vesâyâ, 7.
2. Müslim, Vasiyyet, 14; Ebu Davud, Vesâyâ, 14; Tirmizî, Ahkâm, 36, Nesâî, Vesâyâ, 8; Dârimî, Mukaddime, 4; Ahmed İbn Hanbel, 2/372.
3. İbn Mace, Mukaddime, 20.
4. Buhari, Sahih, Rikak,42; Müslim, Sahih, Zühd, 5.
5. Buhari, Enbiya, 1; Müslim, Vasiyyet, 3, İlim, 6; Ebu Davud, Sünen, Vesaya,14, Cihat,15; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, 2/372 (Meymeniyye-Kahire 1313); İbn Mace, Sünen, Mukaddime, 20, 1975.
6. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 453, 2. Baskı, Sebat Ofset, Konya, 1989.
7. İbn Kayyım el-Cevziyye, er-Ruh, 117; Beyrut, 1975.
8. Necm,53/39.
9. Yasin, 36/54.
10. Bakara, 2/286.
11. Haşr, 59/10.
12. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 453.
13. Ebu Davud, Sünen, Cenaiz, 59.
14. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 453.
15. Ebu Davud, Cenâiz, 56.
16. Müslim, Cenâiz, 103; İbn Mâce, Cenâiz, 36; Nesâî, Cenâiz, 103.
17. Hayrettin Karaman, İslamın Işığında Günün Meseleleri, 105-107, Marifet Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, 1984.
18. Tirmizi, Sünen, Cenaiz, 76; İbn Mace, Sünen, Sadakat, 12.
19. Abdülkadir Mutlaku'r-Rahbavi, Ahiret Günü, 33; Terc. Ahmet Serdaroğlu-Lütfi Şentürk, Nur yay., 5. Baskı.
20. Buhari, Sahih, Havalat, 3; Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 453.
21. Ebu Davud, Sünen, Edeb, 12; İbn Mace, Sünen, Edeb, 2.
22. Haşr, 59/10.
23. Hayrettin Karaman, İslamın Işığında Günün Meseleleri, 107.
24. Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/509,6/252, (Meymeniyye-Kahire 1313); Ebu Davud, Sünen, Cenaiz, 72; İbn Mace, Sünen, Edeb, 1.
25. Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne, 1/568, Beyrut, ts.
26. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 453.
27. Eş'ari, Makalatu'l-İslamiyyin, 282.
28. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 453.
29. Müslim, Sahih, Vasiyyet, 3; Ebu Davud, Sünen, Vesaya, 14.
30. Buhari, Sahih, Cenaiz, 94; Müslim, Sahih, Zekat,15; Ahmed İbn Hanbel, 2/371.
31. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 453.
32. Buhari, Sahih, Vesaya, 15, 20, 26.
33. Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne, 1/568.
34. Ebu Davud, Sünen, Zekat, 42; Nesei, Sünen, Vesaya, 9.
35. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Muhtasarı Terceme ve Şerhi, 10/54, Akçağ yayınları, Ankara, 1990.
36. Vehbe Zühayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, (Terc. Heyet) 3/9; Risale yayınları, İstanbul, 1990.
37. Cemalüddin Ebî Muhammed Abdillah İbn Yusuf el-Hanefî ez-Zeyleî, Nasbu'r-Râye li ehâdîsi'l-Hidâye, 2/463; Dâru'l-Hadîs, Kahire, ts.
38. Vehbe Zühayli, a.g.e, 3/207-208.
39. Buhari, Sahîh, Savm, 42; Müslim, Sahîh, Sıyâm, 27.
40. Nasıruddin el-Elbânî, Silsiletü'l-Ehâdîsi'd-Daîfe ve'l-Mevzûa, 1/169-170; Dımaşk, 1964.
41. Buhari, Sahîh, Savm, 42; Müslim, Sahîh, Sıyâm, 27.
42. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 459.
43. İbrahim Canan, a.g.e, 2/488.
44. Nâsıruddîn el-Elbânî, Ahkâmu'l-Cenâiz, 170; Beyrut, 1969.
45. Müslim, Sahîh, Sıyâm, 27.
46. İbrahim Canan, a.g.e, 2/488.
47. İbrahim Canan, a.g.e, 2/488.
48. Vehbe Zühaylî, a.g.e, 3/99.
49. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 460-61.
50. Tirmizi, Dâhâyâ, 2; Ebu Davud, Dâhâyâ, 2.
51. İbrahim Canan, a.g.e, 6/61.
52. Ebu Davud, Sünen, Cenaiz, 70.
53. . İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdu'l-Meâd, 1/146; İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/379; Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, 4/97; Şeyh Ali Mahfuz, el-İbdâ, 186.
54. Dârimî, Mukaddime, 16.
55. İmam Malik, Muvatta', Kader, 3.
56. İsmail Lütfi Çakan, Hurafeler ve Batıl İnanışlar, 64; Hayrettin Karaman, İslamın Işığında Günün Meseleleri, 109; Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 471; Recep Aktaş, İslam Dininin Yasak Ettiği Batıl İnanışlar, 43; Bahar yayınları, İstanbul, 1973.
57. Vehbe Zühaylî, a.g.e, 3/98-100.
58. Müslim, Sahih, Cenaiz, 102; Farklı rivayetler için bkz.: Ebu Davud, Sünen, Cenaiz, 79; Neseî, Sünen, Taharet, 109, Cenaiz, 103; İbn Mace, Sünen, Cenaiz, 36, Zühd, 36.
59. Necm, 53/3.
60. Seyyid Sabık, a.g.e, 1/383.
61. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 462.
62. Hayrettin Karaman, İslamın Işığında Günün Meseleleri, 108.
63. Azîmâbâdî, Avnu'l-Ma'bûd, 3/160, Hindistan Baskısı, Aynî, Umdetü'l-Kari, 5/283, İstanbul Baskısı, İbn Kudâme, İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/423-424; Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, 4/98-100, Mısır, 1952; Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne, 1/567-569, Beyrut, 1969; Reşid Rıza, 8/255; Şeyh Ali Mahfûz, el-İbdâ fî Madarri'l-İbtidâ, 235 (4.Baskı); Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 460.
Doç. Dr. Hüdaverdi Adam, Köprü Dergisi
Selam ve dua ile...

KUR'AN OKUMA SEVABI VE ÖLÜLERE BAĞIŞI

Mektubunuzda: "Son yıllarda yayınlanan bazı eserlerde; "Kur'an-ı Kerim mezarlıklarda ölülerin ruhuna okunmak için değil, diriler için indirilmiştir. Allahu Teala (cc)'nın bizlere yüklediği vazifeleri öğrenmek ve salih amellerde bulunmak için, Kur'an-ı Kerim'i anlayarak okumak gerekir. Mânâsını bilmeden okumanın herhangi bir faydası yoktur" gibi tezler ileri sürülmektedir. (..) Beldemizde yaygın olan bir örf ve adet vardır. Ölünün arkasından hatim indirilir ve sevabı ölüye bağışlanır. Belirli günlerde mezarlıklar ziyaret edilir, Yasin veya Tebareke suresi okunur. Hatim indiren hocaefendilere hediye verilir. (..) Ölünün arkasından Kur'an-ı Kerim okunması, sahih bir örf müdür? Ölüye herhangi bir faydası olur mu? Bir kimse, Kur'an-ı Kerim okuduğu için ücret alabilir mi? diyorsunuz.

CEVAP: Mektubunuzu özetlemeye gayret ettim. Önce: "Ölünün arkasından Kur'an-ı Kerim okunması, sahih bir örf müdür? Ölüye herhangi bir faydası olur mu?" Sualinize cevap vermeye gayret edelim. Bilindiği gibi Kur'an-ı Kerim okumak bir ibadettir. Mezar ziyareti ise, ölümü ve hesap gününü hatırlatan bir ameldir. Resul-i Ekrem (sav)'in: "-Her kim kabristana girer de Yasin Suresi'ni okursa, o gün Allahu Teala (cc) kabirdekilerin azablarını hafifletir. Okuyana da oradakilerin sayısınca sevap verilir." (1) hadis-i şerifi, bunun delilidir. Bazı kimselerin "- Kur'an-ı Kerim diriler için inmiştir, ölüler için değil" şeklinde ifade ettikleri mahiyet doğrudur. Zaten kabristanı ziyaret edip, Kur'an-ı Kerim okuyan kimse de diridir. Ölülerden teklif düşmüştür. Bu konuyla ilgili olarak Feteva-ı Hindiyye'de: "-Ölü defnedildikten sonra; kabrin başında, bir deve kesilip eti dağıtılacak kadar bir müddet oturup, Kur'an-ı Kerim okumak ve ölü için dua etmek müstehaptır. Cevheretü'n Neyyire'de de böyledir. İmam-ı Muhammed'e göre, kabrin yanında Kur'an-ı Kerim okumak mekruh değildir. Alimlerimiz bu görüşü kabul etmişlerdir. Okunan Kur'an-ı Kerim ölüye fayda verir. Muhtar olan kavil budur. Muzmarat'da da böyle zikredilmiştir. Kabrin üzerine mescid veya türbe yapmak mekruhtur" (2) hükmü kayıtlıdır.

Bu tesbitten sonra, "-Bir kimse, Kur'an-ı Kerim okuduğu için ücret alabilir mi? sualinize geçebiliriz. Hanefi fukahası: "-İbadet ve taat için yapılacak icareler sahih değildir" (3) hükmünde ittifak etmiştir. Bir kimse, Kur'an-ı Kerim okuduğu için ücret alamaz. Zira okumasının sevabı, hassaten kendisine mahsustur. Kendisine mahsus olan sevabını satabilmesi mümkün değildir. Ayrıca Resul-i Ekrem (sav)'in: "Kur'an-ı Kerim'i okuyunuz. Fakat onunla dünyalık kazanıp yemeyiniz" (4) buyurduğu sabittir. Herhangi bir mükellefin; sevabını ölen yakınına bağışlamak niyetiyle, ücret karşılığı Kur'an-ı Kerim okutturması da caiz değildir. Meselenin özü budur. Birbirimize dua edelim.

(1) İbn-i Abidin- Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar- İst: 1983 C: 3 Sh: 503.
(2) Şeyh Nizamüddin ve Heyet- El Feteva-ı Hindiyye- Beyrut: 1400 C: 1 Sh: 166.
(3) İmam-ı Serahsi- El Mebsut- Beyrut: ty C: 9 Sh: 37,
Ayrıca Ömer Nasuhi Bilmen- Hukuki İslamiyye ve Istılahat-ı Fikhiyye Kamusu-
İst: 1976 C: 6 Sh: 173 Madde: 89, İbn-i Abidin- Şifau'l Alil- İst: 1325 Sh: 189.
(4) İmam- Merginani- El Hidaye - Kahire: 1965 C:3 Sh: 240.

17 Ekim 2008 Cuma

İstanbul ve Aşk!!


İstanbul ve Aşk deyince belki insanın aklına ilk gelmesi gereken hususlardan bir tanesi mekanların insanlara olan hizmeti ve onlara sindirdiği güzellik duygusudur. Eğer bu mekanlar yaşadığınız yerler sizin içinize bir güzellik katıyorsa bu aşkın orada bir görüntüsüdür.

Fatih’in İstanbul’u alırken aşk ile hareket etmiş olmasının getirdiği bir yaptırım vardır ki , II. Bayezid şehri imar ederken şehrin estetik boyutunu, yani insan ruhuna nasıl olumlu yansır sorusunu daima gündemde tutmuş ve şehri ona göre imar etmiştir. Biliyorsunuz İstanbul’u İstanbul yapan II.Bayezid’tır. Fatih'ten sonraki dönemde her tarafı o imar etmiştir. Yollar yapılmıştır, Bizans’a ait köhnelikler ortalıktan kaldırılmıştır, şehrin bütün güzellikleri ortaya çıkartılmıştır. Bizans’ın eserleri bile ortaya çıkartılmıştır. Hepsi korunmuştur ayrıca. Bütün bunlar içerisinde aslında II.Bayezid’in yapmak istediği şuydu:

Bu şehir, şâirin ifadesiyle bilgelik madeni, irfan ocağı, sokaklarında mârifet satılan bir şehir. Mârifet kumaşlarının ölçüldüğü, kesildiği ve biçildiği, insan elbiselerinin mârifet kumaşıyla dikildiği, şehrin duvarlarının kültürle örüldüğü, kültüre yansımayan hiçbir tuğlanın hiçbir evin duvarına konulmadığı bir şehirden bahsediyoruz. Yani bu şehirde aşk illaki iki insanın birbirini sevmesi manasına gelmez. Belki Azîz Mahmûd Hüdâyî’nin yokuşundan yukarı doğru tırmanırken insanın terlemesi manasına gelir, belki Yahya Efendi’nin orada bir akşam serinliğinde bir boğaz manzarasıdır aşk, öbür taraftan baktığınızda belki Ebû Eyyub-el Ensâri (r.a)’de iç dünyasına dalıp gitmenin adıdır. Yahut ta o derin serviliklerin altında mezarların içerisinde biraz kendisine dünya ve zaman kayıtlarından sıyrılmış bir ânın hikayesidir.

Pierre Loti, Hatice hanım’a orada aşık olduysa Hatice hanımın çok güzelliğinden değildir. İstanbul'un güzelliğindendir. İstanbul’da böyle bir hayatı yaşamak istemesindendir birazda. Eyüp Sultan gibi Pierre Loti sırtı gibi bir yerden şehre baktığınız zaman yanınızda olan insanı güzel görmemeniz mümkün değildir!..

Bu şehr-i Sitanbul ki bi misl ü behâdır
Bir sengine yek pâre Acem mülkü fedâdır

Bir gevher-i yekpare iki bahr arasında
Hurşîd-i cihan-tâb ile tartılsa sezâdır

Nedim
21.06.2008 tarihli ''Miniaturk Tarih ve Sanat buluşmaları'' kapsamında düzenlenen ''İstanbul'da Aşk'' konulu seminerden İskender Pala hocamızın irticalen yaptığı konuşmadan derlenerek hazırlanmıştır. ( http://leylamecnun.spaces.live.com/ dan alımıştır.)

13 Ekim 2008 Pazartesi

YAŞAMDA BİR TÜRLÜ BİR YERE GELEMEMEKTEN YORULDUNUZ MU?


Yaşamda bir türlü bir yere gelememekten yoruldunuz mu? İstediklerinizden vaz mı geçtiniz?
Sizin için uygun olan bir yaşama sahip olma hakkınız var! Mutluluk ve tatmin duygusu ile dolu bir yaşam.

En son ne zaman birisi size ne istediğinizi sordu? Belki de lokantadaki garson? Ya da süper market de ki kasap? Çocuklarınıza, kocanıza, sevgilinize, ailenize, evinize, patronunuza, ev işlerine bakarken kim sizin ihtiyaçlarınıza karşılık veriyor?

Sizi hayatında birinci sıraya koyan kimse var mı? Muhtemelen yok. Hatta belki de siz bile koymuyorsunuz. Bu şaşırtıcı gelebilir ama gerçekte sizi ön plana koyması gereken ilk kişi öncelikle sizsiniz.
Evet, kendinizi her şeyden önce birinci sıraya koymalısınız. Hatta çocuklarınızdan bile önce ve kesinlikle kocanızdan önce. Kendinize bakmak ve yaşam depolarınızı doldurmak zorundasınız, yoksa başka kimse bunu sizin için yapmaz. Eğer ruhsal olarak çökmüş iseniz kimseye bir faydanız olamaz. Bunun anlamı, arada bir nefes almak, düşünmek, dinlenmek, plan yapmak… Ve daha pek çok ihtiyacınız için ara vermek demektir.
Hayal kurmaya hazır iseniz bir sonraki adıma geçebilirsiniz demektir.

Gerçekten ne istiyorsunuz? Akşam ne yemek istediğinizi sormuyorum ya da ne renk kıyafet almak istediğiniz ya da hangi filme gitmek istediğinizi.
Sormak istediğim
"GERÇEKTEN YAŞAMDAN NE İSTİYORSUNUZ?"

Bildiğim bütün kadınların temel sorunu zamansızlık. Bırakın gerçekten oturup detaylı olarak kendilerini dinleyecek, seçeneklerini araştıracak ya da hedeflerine ulaşmayı sağlayacak planları yapacak zamanı, bu soruya cevap vermek için düşünecek zamanları bile yok.

Peki, sizi tatmin edecek değişiklikleri ve başarılı olmanızı sağlayacak adımları nasıl planlayacak ve sonrada gerçekleştirmek için gerekli adımları atacaksınız?

Başlangıç olarak bir dakikalığına kendinizi aile bağlarınızdan, ilişkilerinizden, sorumluluklardan, baskılardan ve endişelerden kurtarın.
Rahatça oturabileceğiniz bir yer bulun. Gözlerinizi kapatın. Derin bir iki nefes alın. Unutmayın bütün endişelerinizi ve sorumluluklarınızı bir tarafa koydunuz. Yaşamın gerçeklerinden uzaklaşın. Gitmek zorunda olduğunuz yerleri unutun. Yapmak zorunda olduğunuz işleri, randevularınızı ve vermiş olduğunuz sözleri unutun. Ayrıca isteklerinize koyduğunuz sınırlamaları da kaldırın (eminim sayısı oldukça fazladır).

Her şeyi bırakın! Şu anki yaşamınızdan uzaklara kaymaya başlayın.
Zihninizde vücudunuzdan ayrılıp yükseğe doğru çıktığınızı, binanızdan çıktığınızı ve huzurlu bir yere doğru gittiğinizi canlandırın. Yakın bir yerler olabilir, mesela zaman geçirmekten hoşlandığınız bir yer. Bu mekândan aşağı doğru yaşamınıza bakın. Eğer her şeye sahip olabilme şansınız olsaydı nelere sahip olurdunuz? Yaşamınızda en çok neleri seviyorsunuz? Bedeli ne olursa olsun asla bırakmayacağınız neler var? Nefret ettiğiniz ya da sevmedikleriniz? Neyi değiştirirdiniz? Neyin gitmesine izin verirdiniz?

Eviniz neye benzerdi? Nasıl dekore ederdiniz? Nerde olurdu? Kendinizi güvende ve mutlu hissetmek için neleri değiştirirdiniz? Bir kaç dakika detayları düşünün.

Şimdi ailenize bakın. Yaşamınız nasıl olurdu? Çocuklarla geçirdiğiniz zaman neye benzerdi? Çocuklarınızdan uzakta geçirdiğiniz zaman nasıl olurdu? Bütün aile üyeleri arasındaki ilişkilerin nasıl olmasını isterdiniz? Bir sure gözünüzün önünde canlandırmaya çalışın.

İşiniz neye benzerdi? Bir işiniz olur muydu? Tam gün anne mi olurdunuz? Evden mi çalışırdınız? Kariyerinizi değiştirir miydiniz? Bir kaç dakika hayalinizdeki iş ile ilgili detayları düşünün. Ne kadar aptalca, imkânsızca ya da çılgınca gelse de hayal kurmaya devam edin. Sizi her şeyden çok mutlu edecek meslek ne olurdu? (Fikir: Sizin kolayca yapıp başkalarının zorlandığı şey nedir? Bu işi yaparak geçiminizi kazanma fikri sizi kulağınıza nasıl geliyor? Korkutuyor mu?)

Peki ilişkileriniz, evliliğiniz ya da aşk hayatınız ile ilgili ne tür bir durum var? Neye benzemeli? Sevdiğiniz kişi nasıl olmalı? Size nasıl davranmalı? Nasıl hissetmelisiniz? Birlikte neler yapabileceğiniz ve neler paylaşabileceğinizi hayal edin. Aranızdaki yakınlığı ve sevgiyi hissedin.

Son olarak, hayatınızdaki diğer önemli noktaları düşünün, örneğin arkadaşlıklar, topluma yönelik çalışmalar, seyahat, tatil, inançlarınız. Bütün bunların nasıl olmasını isterdiniz? Kuşkuculuğunuzu bırakın bir yana! Bir kaç dakikalığına hayallerinize, arzularınıza, isteklerinize ve gizli fantezilerinize bakıverin, detaylara inin. . . Ne gördüğünüze dikkat edin. Herhangi bir sürpriz var mı?

Şimdi derin bir nefes alın ve kendinizle konuşmayı başardığınız ve hayalinizdeki yaşama bakabildiğiniz için kendinizi tebrik edin.

Eğer sizi tatmin eden bir hayal kurabildiyseniz bir yerlere not almanızı öneririm. Hatta "İSTEKLERİM" günlüğü tutmaya bile başlayabilirsiniz. Bu deftere aklınıza gelen tüm detayları yazabilirsiniz. Ve zamanla yeni fikirler geldikçe eklemeler yapabilirsiniz. Ayrıca yaşadığınız korkularınızı, yargılarınızı ve tepkilerinizi de yazmanızı öneririm.
Örneğin, bazı klasik yaklaşımlar "Bu çok bencilce" ya da "Buna sahip olamam, niye düşünmek için bile zaman harcayayım ki!" gibi. Sadece düşüncelerinize konsantre olun ve defterinize yazın.

İtirazlarınızı yazmak kafanızdaki düşünceleri boşaltmanıza yol açar ve hayalleriniz için boş alan bırakır böylece onları da yazabilirsiniz!

İşte bu sizin istediğiniz yaşama ulaşmak için -ilk adımınız – kendinize arzularınıza bakmak için izin vermek.
Bu alıştırmanın hayatınızda sürekli yaptığınız bir alışkanlığa dönüşmesi için çaba sarf edin. Değişimlerin bir süre sonra gerçekleşmeye başladığını göreceksiniz!

ALINTI

Yüzümüzde 10 bin sözcüğün ifadesi var!


Yüzümüzde 10 bin sözcüğün ifadesi var!

Yüz alfabesinin tam 10 bin sözcüğü ya da
ifadesi var. Bizler tüm bu ifadeleri yüzümüzde çizebilecek kapasiteye sahibiz! Yüzümüzün sahip olduğu tüm bu denklemler arasında yalnızca küçük bir bölümü benzerlerimizle iletişim kurmamızı sağlayacak gerçek anlamda bir mesaj iletiyor.

Iowa Üniversitesi’nden psikologlar denekleri, düğmeye basılıp sorulara yanıt verilen yarışmalara benzer bir teste tabi tuttular. Onlara gülümseyen ve gülümsemeyen ünlülerin fotoğrafları gösterildi. Bunlar arasında Julia Roberts, Brad Pitt, Elvis Presley, Meryl Streep ve Madonna gibi isimler vardı. Kişiyi tanır tanımaz düğmeye basmak zorundaydılar. Sonuç: Onlara gülümseyen fotoğraflar gösterildiğinde, düğmeye basmakta çok daha hızlı davrandılar. Bu durum ister ünlü olun ister olmayın sizler için de geçerli. Niçin? Çünkü konuştuğunuz kişiye gülümsediğinizde onun beyninde duyguların tetikçisi olan amigdali harekete geçirirsiniz: Amigdal, tanımaktan sorumlu bölgelere süreci tetikleyen bir sinyal gönderir ve beyin de hemen hemen aynı anda sizi tanır.

Sosyal varlık olmak.

Kuşkusuz gülümsemek arkadaş edinmenizi ve sosyal bir varlığa dönüşmenizi sağlar: Size gülümsendiğinde siz de gülümseyerek karşılık verirsiniz.
Nitekim üzgün bir yüz karşısında da üzüntülü bir ifade takınırsınız. Buna empati denir: Yani başkasının ifadesini benimsemek, kendisini çekici, cüretkar ya da endişeli olanın yerine koymak gibi...
İnsana özgü bu yeti beyin görüntüleme cihazlarıyla da belirlendi. Karşımızdaki insanın duygu ifadesine göre harekete geçen bazı nöronlar bu aynı duygu ifadesi yüzümüzde belirdiğinde de aktif hale gelirler. Bunlara "ayna nöronlar" denir.
Bu olgu 1996 yılında İtalya, Parme tıp fakültesi sinir bilimi departmanı direktörü Giacomo Rizzolatti tarafından ortaya konuldu;

Son araştırmalar

İtalyan bilim adamı, maymunlarda nöronların hayvanlar hem bir şeyler yaparken hem de aynı şeyleri yapan diğer maymunlar ve insanlara bakarken harekete geçtiklerini belirledi. Bu saptama yüz ifadelerine de uygulanabilir.
İki sinir bilimi uzmanı Richard Davidson ve William Irvin 1999 yılında amigdalin nöronlarının herhangi bir duyguyu ifade ederken ya da aynı duygu ifadesini başkasının yüzünde görürken de harekete geçtiğini saptadılar.
2005 yılında Alman araştırmacılar sağ premotor korteks, frontal girus ve sol ön insula düzeyinde de gülümsemeyle bağlantılı ayna nöronların hareketini belirlediler.

10 bin sözcüklü dev bir alfabe!
Yani sanki beynimiz duygular, dil, hareket v.b. için ayrı ayrı ağları olan ayna nöron sahnesiymiş gibi düşünülebilir.Kısacası yüzümüz son derece sofistike bir iletişim aracı.
Dil gibi zaman içinde, insanoğlunun yaklaşık 2 milyon yıl önce yüz kaslarının hareketini istediği gibi denetlemeyi öğrenmesinden beri sürekli mükemmelleşti.

Darwin 19. yüzyılda, bunun yaşamı sürdürebilmek için gerekli bir yeti olduğunu söylüyordu; böylece örneğin kişi, düşmanının yüz ifadesinden öfkeli olduğunu anladığında kaçarak hayatını kurtarabiliyor.

Evrim süresince yüz hatları özel bir dilin aracı oldular: Günümüzde yüz alfabesinin tam 10 bin sözcüğü ya da ifadesi var. Bizler tüm bu ifadeleri yüzümüzde çizebilecek kapasiteye sahibiz! Ancak küçük bir hatırlatma: Sözsüz iletişimin önde gelen uzmanlarından Paul Ekman’a göre, yüzümüzün sahip olduğu tüm bu denklemler arasında yalnızca küçük bir bölümü benzerlerimizle iletişim kurmamızı sağlayacak gerçek anlamda bir mesaj iletiyor. Çoğu belli bir kişiyi hedeflemeyen kişisel mimikler.

6 temel duygu.

Peki kültürel farklılıklarımız bu dili etkiliyor mu? Ayrıntıda, değişik ifadelerin bileşiminde belki. Ancak Paul Ekman’a göre, 6 mimik evrensel: Sevinç, öfke, korku, üzüntü, tiksinti ve şaşırma. Belki duygusal ifadelerimizin olağanüstü zenginliğiyle karşılaştırıldığında bu az ama yine de sessiz bir esperanto için iyi bir temel. Bu teoriyi geliştirmek amacıyla Paul Ekman ve meslektaşı Wallace Friesen ABD’den Japonya’ya, Brezilya’ya, Arjantin, Endonezya ve Yeni Gine’ye tüm dünyayı katettiler; buralarda hiçbir iletişim aracına erişimi olmayan insan topluluklarıyla karşılaştılar.
Her ülkede Batılı insanların yüz ifadelerini içeren fotoğraflar gösterdiler. Bu 6 duygu da çok net bir şekilde ortaya kondu. Üstelik tersi de geçerliydi: Yeni Gine’de yaşayanların yüzlerindeki bu 6 ifade Batılılar tarafında da tanınmış ve böylece bunların her tür kültürden bağımsız oldukları saptanmıştı.Ekman’ın temel duygular teorisinin geçmişi 30 yıl öncesine dayanıyor. Ancak dikkat! Şunu unutmayalım ki, yüz ifadeleri her zaman hissedileni yansıtmaz. Bunun en güzel kanıtı da gülümseme; Ekman davetkar, cüretkar, savunma pozisyonunda, rahatsız ya da karşısındakine hoş geldin diyen tam 12 çeşit gülme çeşidi belirledi. Üstelik alaycı, küstah, aşağılayıcı v.s. gülümsemeler dahil edildiğinde bu sayı 19’a çıkıyor. Hatta gülümseme yalan bile olabiliyor!

Monica’nın güzel gülümsemesi! Monica Belluci ya da George Clooney’yi görmek ya da ödüllendirilmek, beynimiz için bunların hepsi aynı! 2003 yılında manyetik görüntüleme sayesinde, İngiliz araştırmacılar orbito-frontal korteksin kişi ödüllendirildiğine ya da güzel bir yüz gördüğünde aynı tepkiyi verdiğini belirlediler. Monica ya da George size gülümsüyorsa, tam bir kendinden geçme hali! Ancak tabii bu kişilerin güzel olduklarını düşünmeniz gerekiyor. Bunların yüzlerini niçin seviyoruz? Simetrik oldukları için mi? Bu hipotez 2005 yılında Dahlia Zaidel’in Amerikalı ekibi tarafından çürütüldü. En çekici yüzler aslında en yaygın olanlar! Zevklerimiz, en adapte olmuş insanları yani en yaygın hatlara sahip olanları kayıran evrim yasaları tarafından belirleniyor. Simetriye gelince, bu çekicilik faktörü olmaktan çok sağlıklı olmanın göstergesi.

’Mimikleriniz çocuğunuzu yönlendirir.'

Fransız psikiyatr ve psikanalist Serge Tisseron ile söyleşi :

Gülümseme bebeği nasıl etkiler?

Bebek düştüğünde hemen ağlamaz. Annesine dönüp önce onun duygusunu kendisininkiyle örtüştürür. Anne gülümsüyorsa o da gülümseyecektir; eğer anne panik olmuşsa, korkacaktır. Daha sonra çocuk verili bir durumla özel bir duygu arasındaki bağı içselleştirir.

Bu kişiliğin oluşumunda belirleyici olur mu?

Evet. Yeni doğanın etrafındakilerin duygularını algılayıp bunları kendisine uyarlama yetisi vardır. Çocuk ile anne arasındaki karşılılık bağı böyle kurulur; bu sözsüz bir dildir. Eğer anne oğlunun yüzüne baktığında, kendisi küçükken taciz eden abisinin yüzünü çağrıştırdığı için kaygılanıyorsa, çocuk bu endişeyi hissedecek ve kendisine mal edecek.
Aynı şekilde ebeveynlerden birisi üzgünse çocuk bu üzüntüden dolayı kendisini sorumlu hissedecek. Ebeveynlerinin ruh hallerine göre kendi duygusal ifadesini belirleyecek. Böylece aslında anne babaya ait olan kaygılar istemeden de olsa yetişkin dönemde de kişinin peşini bırakmayabilirler.

Bu önceden belirlenmiş endişeler nasıl anlaşılır? Bunlardan kaçınmanın yolu var mı?

Evet; eğer kaygılarımızdan bazılarının bize ait olmadıklarını kabul edersek tabii... Günümüzde sürekli "duygularının peşinden git" deniyor ama bu her zaman iyi bir şey değil. Kaygılarımızdan bazılarını çocuklarımıza aktarmaktan kaçınmak için bunlardan bazılarının onu ilgilendirdiğini, bazılarının ise ilgilendirmediğini anlatmalıyız. "Senin bunda payın yok" demek çocuğu kurtarabilir.

ALINTI

10 Ekim 2008 Cuma

GENCİM GÜZELİM,ÜSTELİK DE GERÇEĞİM.


Havva Türe hanımın çok severek okuduğum bir yazısı sizlerle paylaşmak istedim.

Her geçen gün iç güzelliğimizin aleyhine olarak değişiyor...

Geçen akşam yaşadıklarım beni bir kez daha düşündürdü.
Kandil akşamıydı. Geç vakit eve dönerken açık bir markete daldım. Çalışanlar kapatmak için son hazırlıklarını tamamlıyor, temizlik yapıyorlardı. Kepenklerini birer birer indirmeye başlamışlardı bile. Allahtan sebze için ayrı, peynir için ayrı dükkanlar gezmek zorunda değildim. Beş dakikada alacaklarımı alıp kasaya gittim. O an için marketlerin ne kadar pratik olduğunu düşünüyordum.
Sırada benim gibi alış verişi son ana sıkıştırmış bir iki kişi daha vardı. Biz sıramızı beklerken yerleri paspaslayan kızla, kasadaki kız hararetli bir ağız dalaşına tutuştu.

“Durun kızlar! Kandil akşamı ne yapıyorsunuz?” desek de, bizi dinleyen olmadı. Sorumlu müdürleri çıkmış olmalı ki, bu rezalete kimse müdahale etmedi. Ta ki paspası biten kız söylene söylene gidene kadar. Sizce burada eksik olan ne?

Kızların ne kadar hoş görünümlü olduklarını anlatsam da bir şey değişir mi?

Bu arada sıra benim önümdeki beye gelmişti. Yanında küçük bir de çocuğu vardı. Kasadan geçirdiklerini bir bir geri vermeye başlayınca dikkatimi çekti. En son hesap yirmi lira on beş kuruşa düşünce, adam cebinden yirmi lira çıkarıp uzattı. Bizim kafası bozuk tezgahtar “on beş kuruş” diye çemkirdi. Adam kıpkırmızı bir suratla

“her gün sizden alış veriş yapıyorum, on beş kuruşun lafımı olur” dedi.

Ben “ Ya uzatmayın olur böyle şeyler. Beyefendi ben de bozuk para var, buyurun.” deyip parayı uzattım.
Ama adam çoktan bunu gurur meselesi yapmıştı. Onun yerine, keşke her şeyi bırakıp çıksaydı. Çoğumuzun başına gelmiştir böyle aksilikler, dert etmeye değer mi? Cüzdanınızda para var sanırsınız alırsınız alırsınız sonra ödemeye gelince, başınızdan aşağıya kaynar sular dökülür. Ama esnaf tanıdıksa

“Lafımı olur yenge, bir ara bırakırsın” der.
Biz çocukken marketlerin yerine, her müşterisini yakinen tanıyan mahalle bakkalları vardı. Hatta, bu bakkal amcaların ”bakkal defteri” diye litaratürümüze geçmiş uçları kırış kırış, çizilip yazılmaktan okunamaz hale gelmiş, çoğu kareli kalınca bir de defterleri vardı. Öyle iki kuruş için de velinimeti olan müşterilerini rencide etmek şöyle dursun, fakiri fukarayı gözetir kol kanat gererlerdi.
Ramazan geldiğinde de o mahallenin bir zengini gider rastgele açtırdığı sayfalardan gücünün yettiği kadarını öderdi. Ne o kimin borcunu ödediğini, ne de o kimse borcunu kimin ödediğini bilirdi. Kısaca veren el alan eli bilmezdi. Öyle medyayı peşine takıp gecekondu dolaşmakla olmazdı bu işler. Sizce burada şimdi olmayan ne var?
Sizce de, toplum olarak ”İç güzelliğimiz mi-dış güzelliğimiz mi daha önemli?”sorusuna samimi olarak verdiğimiz cevaplar, her geçen gün iç güzelliğimizin aleyhine olarak değişmiyor mu?

Dışardan bakınca gayet hoş bir insan görüntüsünün, ağzını açıp birkaç kelam etmesiyle son buluyor olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Genç kalmanın mucize yollarını, güzelliğin sırlarını hayatın gerçek anlamı olarak servis eden medya, gelişme çağındaki çocuklar üzerinde nasıl bir tahribata yol açtığının hiç mi farkında değil?

Zihinlere kazınan “Görüntün senin her şeyin!” mesajı ile ne tür bir oyun oynanıyor acaba?

“Siz kafanızı dünya meselelerine yormayın onları biz hallediyoruz. Hatta ülke meselelerini de sizin için biz çözeriz! Siz güzelleşin ve genç kalın! Stres, derin düşünceler metabolizmanızı bozar, kilo alırsınız, yüzünüz kırışır” mı?

Demek istiyorlar? Ne dersiniz?

Tamam, insanın özelliklede bir kadının daima temiz ve bakımlı olması gerektiğine yürekten inanıyorum. Ama unutmayalım ki

“İnsanlar dış görünüşleriyle karşılansa da, düşünceleriyle uğurlanır.”

Amaçlarla araçları karıştırmayalım.
Çocuklarımıza gösterdiğimiz hedeflere, sunduğumuz rol modellere bir bakın. Sonrada iki lafı bir araya getiremeyen tablo gibi kızlara “Siz gerçek misiniz?” diye soruyoruz. Neden şikayet ediyorsunuz ki? Bütün ölçüler tutmuyor mu? Böyle devam ederse yeni neslin içler acısı hali budur. Kendilerine bile saygısı olmayanlardan nasıl saygı beklersiniz. Sürekli dikkat çekmek üzerine kurulu zihinlerinin hangi köşesinde utanma duygusunu ararsınız.

Hep almaya alışmış birinden vermesini bekleyebilir misiniz?

Oscar Wilde’ın, “Dorian Gray’in Portresi” adlı romanının kahramanı Dorian, Ressam Basil Hallward'ın yaptığı kendi portresini gördüğünde:

"Ne hazin şey! İhtiyarlayıp çirkinleşeceğim, iğrenç olacağım. Oysa bu resim sonsuza dek genç kalacak. Sonsuza dek genç kalan ben, ihtiyarlayansa şu resim olsaydı! Bu uğurda her şeyimi verirdim!"

derken adeta çağımız insanının hislerine de tercüman olmuyor mu? Onun dileği gerçekleşmişti ancak bu mutluluğunun değil trajedisinin başlangıcı oldu. Yaşlanan çirkinleşen resmini saklayarak, kendi gençlik ve güzelliğine aldanıp ruhunu şeytana sattı.

1891’de yayınlanmasına rağmen adeta günümüz insanını anlatan bu kitabın Dorian Gray’dan çok Oscar Wilde’n portresi olduğu söylenir. Çoğu kişi romandaki Lord Henry’nin Oscar Wilde olduğunu düşünse de; ünlü yazar bir röportajında Ressam Basil’in kendini anlattığını, gerçekte ise Dorian Gray olmak istediğini söyler.
Böyle ilginç bir konu olunca, roman biri 1945’te Albert lewin , diğeri Doncan Roy tarafından 2006 beyaz perdeye aktarılmış. Bu arada bir yenisi de Oliver Parker tarafından çekilip 2009 da vizyona girecekmiş.( İlgilenenler için yeni filmde Dorian Gray ‘i Narnia Günlükleri’nden bildiğimiz Ben Barnes canlandıracakmış. )
Çağdaş insan güzelliği kendine put yapıp tapınmaya başlayalı, iyi olmanın enayilik olduğuna inandı. Mutluluğunun olmazsa olmazı da ne pahasına olursa olsun gençliğini ve güzelliğini korumak oldu.
Herkesin sizi beğenmesi neden bu kadar önemli?

Hiç solmayan bir güzelliğe sahip olmak için ne kadar ileri gidersiniz?

Spor, diyet, mucize iksirler ve hatta ameliyat olmaya bile razı olursunuz da, ama ruhunuzu şeytana satmazsınız. Satmazsınız dimi?

Herkes sizi güzel bulsa, üstelik hadi ben diyeyim beş, siz deyin on yaş daha genç görünürseniz bu sizi çok mu mutlu eder?

Yoksa önce siz mi kendinizden memnun olmalısınız? Gerçek güzellik sahiden içimizde mi? Siretimiz suretimize yansır mı?

Daha da önemlisi mutluluğu bu kadar geçici bir şeye bağlarsak sonu hüsran olmaz mı?

Schopenhauer mutluluğu içimizdeki zenginlikte aramamız gerektiğini ancak bu şekilde dışarıya muhtaç olmadan mutluluğu yakalayacağımızı söylerken bunu çok güzel örneklendirir:

”İçinde zengin olan bir insan noel zamanında aydınlık, sıcak mutlu bir yuvadır. Buna mukabil bundan yoksun olanlar karlarla kaplı bir aralık gecesidir.”der. Ne güzel anlatmış dimi?
Peki, içimizi nasıl zenginleştireceğiz?

Beklide bunun için en uygun zamandayız. Evet, şimdi tam sırası. Neden mi? Çünkü biz böyle sahte rüzgarlarla sağa sola savrulurken Ramazan kapımıza dayandı bile. Bizlerde bu iklimden, her yeri kuşatan rahmetten hisse almak istiyorsak, gözümüzü dört açmalıyız.
Oruç tutuyorum asabiyim diye yanımızdakilerin gönüllerini parça parça ederek, boşuna aç kalmayalım. Helali “niyetliyim” diye yemezken, haram dedikodularla orucumuzu bozmayalım. Midemizden yükselen sesler kalbimizi hassaslaştırır belki de aç ve muhtaç insanları daha iyi anlayabiliriz. Ve alan değil de, bir gülücükle bile olsa verenlerden olduğumuzda artık biz de zenginizdir.
Hadi hep birlikte içimizi zenginleştirmeye, gönül çiçeklerimizi yeşertmeye ne dersiniz, yapabilir miyiz?

2008-08-23 23:14:42

28 Eylül 2008 Pazar

aziz dostan

Faniyim, fani olanı istemem

Acizim, aciz olanı istemem,

Ruhumu rahman'a teslim eyledim

Gayrı istemem,

Fakat bir yar-ı baki isterim.

Zerryim,

Fakat bir şems-i sermed isterim.

Hiç-ender-hiçim,

Fakat bütün meccudatı birden isterim......

İLETİŞİM ÇAĞI, ASLINDA İLETİŞİMSİZLİK ÇAĞI MI?

İletişim çağında yaşıyoruz.(!) Çocuklar bile yolda, sokakta karşılaştıkları, arkadaş olmak istedikleri insanlardan msn lerini istemekle başlıyorlar iletişime.
Evde iki lafımızı dinlemekten sıkılan, konuşmamasından yakındığımız kardeşlerimiz, çocuklarımız, arkadaşlarımız, internette msn, Facebook, forum sayfaları gibi her tür sanal ortamda bal gibi iletişim kuruyorlar. En asosyal tip dediğimiz insanlar bile internet dediğinizde iletişim profesörü kesiliyorlar adeta.
Peki, insanların sanal ortamda harika iletişim kurarken gerçek olan sosyal hayatta insanlardan bir merhabayı bile esirgemelerinin nedeni ne?
Neden hayattaki bütün rollerini unutup da yalnızca “internet insanı” olarak yaşayabilme arzusundalar?
Fazla düşünmeye hacet yok. Elbette gerçeklerden kaçmak, hayal âlemlerine sığınmak istedikleri için. Gerçekte iletişim kurmayı beceremeyen, iletişim kurmaktan korkan, kendilerine güvenleri olmayan, kendilerini sevmeyen tipler.
Peki, sanal âlem iletişimi, insanı gerçekten sosyal yapan, beceriler kazandıran, dinlemeyi öğreten, normal insan olmasını sağlayan bir iletişim midir?
Tabi ki hayır. Sanal dünyanın verdiği mutluluklar da, dostlar da, paylaşımlarda maalesef sanal olmak zorundadırlar.
Gerçek olan ise, iletişim kurmaktan kaçınan insanlar kendilerini ifade etmek, hep isteyip de olamadıkları kişi olabilmek ve ne yazık ki gerçeklerin dayanılmaz sorumluluğundan kaçıp, sanal dünyaya kilitlen sanal hayatları akabinde hayal kırıklıkları yaşayan insanlar.
Sağlıklı bir iletişim için gerekli olan becerileri geliştirmek bu kadar kolayken sanal dünyada saklanmamıza gerek yok aslında. İletişimin önündeki korkuları yenerek başlamalıyız belki de.( Korkular, önyargılar, duyarsızlık, isim takma merakı, kendine güvensizlik, alınganlık, sürekli kendini öne çıkarma vs.).

İtiraf edelim ki bir dostla yapılan samimi muhabbetin, dertleşmenin, eğlenmenin yerini hiçbir sanal muhabbet ortamının dolduramadığını hepimiz deneyimlerimizden biliyoruzdur.
Canımız sıkıldığında, derdimiz olduğunda, konuşup rahatlayacak bir dost ararız. Hep dinlesinler, anlatıyım rahatlayayım isteriz. Oysa dinlenmek kadar dinlemeyi bilmekte güzeldir. Paylaşımlarımız oldukça çoğalırız.
Eğer sizde dinlerken sıkılan insanlardansanız korkmayın, aşılamayacak bir sorununuz yok.
İşte size dinlemek, dinlenmek, kısacası iletişim kurmamıza engel olan en büyük problem kaynağı olan fiziksel engelimiz hakkında kısacık bir bilgi.
Umarım iletişim problemlerimizi en aza indirir, gerçek manada iletişim kurmaktan korkmayan insanlar haline gelmemize yardımcı olur.

Ortalama konuşan bir insan bir dakika içinde en fazla 150-200 kelime söyleyebilir. Oysa beynimiz bir dakika içinde yaklaşık 450 kelimeyi anlayacak kadar hızlı çalışır. Bir başka ifadeyle, beynimiz konuşanın söylediklerinin yaklaşık üç katı kadar sözü işleyebilecek kapasitededir. Bu durumda karşımızda ki konuşurken, beynimiz söylenen sözcükleri çoktan yutmuştur ve boş kalmamak içinde –bir sonraki randevuyu hayal etmek, çevreyi araştırmak, yarınki geziyi planlamak gibi- başka şeyler düşünmeye koyulur. Hele karşınızdaki kişi sıkıcı ya da ilginç olmayan bir konuda ya da tonda konuşuyorsa, beynimiz başka düşüncelere kaymaya daha eğilimlidir.

Dinlemek istememenin, ya da çabuk sıkılmanın başka sebepleri de vardır tabi ki:

Karşımızdakini kendimizle karşılaştırmak
Karşımızdakinin düşüncelerini okumaya çalışmak
Kendi söyleyeceklerimizi hazırlamak
Söylenenleri filtreden geçirmek
Söylenenlerin bitmesini beklemeden hüküm vermek ve ya yaftalamak
Karşımızdaki konuşurken hayal kurmak
Karşımızdakinin anlattıklarında yaşadıklarımıza benzer bir şey olduğunda kendi başımızdan geçeni düşünmeye koyulmak
Kendi yaptığımız bir şeyin doğru olduğunu kabul etmek ve eleştirilere kulak kapamak istemek
İşimize gelmediğinde konuyu değiştirmek
Sürekli “evet, haklısın, bende öyle düşünüyorum, diyerek hoşa gitmeye çalışmak

İletişim karşılıklı bir ilişki olduğuna göre, gerçekten dinlemek için mutlaka ağzımızı kapatmak, susup oturmak gerekmiyor.
Can kulağıyla dinlemek için bizde bu sürece katılmalı, bizde aktif olmalıyız.
Bunu da söylenenleri anlayıp anlamadığımızı karşımızdakine göstermek üzere kısa sorular sorarak ya da onun söylediklerini kendi kelimelerimizle tekrarlayarak yapabiliriz.
Mesela:
Arkadaşınız size amirinin kendisine yok yere kızdığını anlatıyor.
“Çok mu üzüldün” – “ Her zaman mı böyle yapar?” – O gün canı başka bir şeye sıkılmış olabilir mi?” gibi sorular sorabilirsiniz.

Ya da kızınız öğretmeninin kendisini tahtaya kaldırdığını, heyecandan bildiklerini unuttuğunu, kötü cevaplar verdiğini ve bütün sınıfın kendisiyle alay ettiğini anlatıyor.
“ Anlaşılan çok heyecanlanmışsın” – “Bütün sınıfın önünde konuşmak pek kolay olmasa gerek” – “Alay mı ettiler?” gibi kısa cümlelerden yararlanabilirsiniz.

Kısa sorular ve anlatılanları kendi kelimelerinizle tekrarlamanız, dikkatinizi söylenenlere vermenizi sağlar. Aynı zamanda karşınızda ki insana “Ben seni dinliyorum, sana değer veriyorum ve seni anlamaya çalışıyorum” mesajını verir.
Can kulağıyla dinlemek için kendimizi konuşanın yerine koymalı, empati göstermeliyiz. Bunun için konuştuğumuz kişinin görüşlerini paylaşmamız veya söylediklerini mutlaka doğru bulmamız gerekmez. Empatili dinlemek sadece konuşan kişiyi olduğu gibi kabul etmek ve dinlerken kendimize şunu sormaktır: “Onun yerinde ben olsaydım ne düşünürdüm, ne yapardım?” ya da “ Öfkesinin ardında acaba ne olabilir?” gibi.

Can kulağıyla dinlemek için karşımızdakini peşinen yargılamamalı, açık olmalıyız.
Örneğin Semiha Hanım çevrede kendini beğenmiş birisi olarak tanınıyor olabilir. Ama o gün bize karnıyarığı nasıl pişirdiğini anlatıyor. Belki de bizim bilmediğimiz bir şekilde pişiriyor olabilir. Ya da o gün bize firmasının yeni ürününü nasıl pazarladığını anlatıyor. Belki de bizim aklımıza hiç gelmemiş bir sunuş tarzı söz konusu olabilir. Anlattıklarından pekâlâ yararlanabiliriz.
Can kulağıyla dinlemek için kulaklarımızın yanı sıra gözlerimizi de kullanmalıyız.
Eşiniz o akşam içeriye asık bir yüzle girmiştir. “ Nasılsın?” sorunuza, kısaca, “iyiyim” diye cevap vermiştir. Eğer yüzüne dikkatle bakmaz, ellerini sinirli bir şekilde oynattığını fark etmezseniz, “Ben de” der içeri gidersiniz.
Ya da bir arkadaşınız size kızmıştır; sakin sakin konuşuyordur ama gözlerinden sanki alevler fışkırıyordur. Dikkat etmez, “Bugün canın bir şeye mi sıkıldı?” demezseniz, sizin kendisine ilgi göstermediğiniz sonunca varabilir.

Dinlerken:
Konuşan kişinin gözlerine bakın
Konuşan kişiye doğru biraz eğilin
Başınızı sallayarak veya anlattıklarını kendi kelimelerinizle tekrar ederek konuşanı cesaretlendirin
Sorular sorarak konuya açıklık kazandırın
Biri bir şey anlatırken başka bir şeyle meşgul olmayı, başka şeyler düşünmemeye çalışın
Çok kızdığınız ya da şaşkınlığa uğradığınız durumlarda bile önce gerçekte ne söylediğini anlamaya çalışın.

Bütün bunlara dikkat ettiğimizde aslında dinlemenin, insanlarla etkin iletişim kurmanın hiçte zor olmadığını, aksine insanın ruhunu yücelten, keyif veren bir eylem olduğunu keşfetmiş olacağız.

HİLAL GÖKÇE

efendimiz (s.a.v) buyurdu ki

Hazreti Ebû Imare Berâ İbn Âzib (radıyallâhu anh)’ın rivayet ettiğine göre,Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

Ey uyumaya niyetlenen kimse, yatağına uzandığın zaman şöyle de: “Allahım nefsimi Sana teslim ettim, bütün benliğimle Sana yöneldim; işlerimi Sana emanet ettim, sırtımı Senin kudretine dayadım. Senin rahmetinden ümitvârım, gazabından da korkuyorum. Senin dergahından başka ne iltica edilecek bir yer var, ne de güvenilir bir mekan; Senin merhametine sığınıyor ve Senden eman diliyorum.. diliyor ve indirdiğin Kitab’a, gönderdiğin Peygamber’e (aleyhissalâtu vesselâm) imanımı ikrar ediyorum.”Şayet bunu okuduğun gece ölecek olursan fıtrat üzere (mü’mince) ölmüş olursun; eğer sabaha erersen, hayır bulursun.


[Buhârî, Daavât 7,9; Tevhid 34; Müslim, Zikr 56, (2710); Tirmizî, Daavât 76, (3391)]

dua zamanı

Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’a kainatın zerreleri adedince hamd ü sena, kulları içinden seçip zirve payelerle şereflendirdiği en doğru sözlü ve en güvenilir elçisi Hazreti Muhammed’e, tertemiz, pırıl pırıl hane halkına, mükerrem ashabına ve kıyamete kadar gelip geçecek insanlar içerisinde ihsan şuuruyla onlara ittiba edenlere de sonsuz salât ü selam olsun!
Rabbimiz! Sen’in fikr ü zikrinden uzaklaştıracak ne kadar meşguliyet varsa onların hepsinden bizi uzak tut.. bu acz ü fakr içindeki kullarını hiçkimseye muhtaç olmayacağımız, başka hiçbir kapının önünde el açmak sefaletine düşmeyeceğimiz ölçüde fevkaladeden lütuflarınla zenginleştir; zenginleştir Ya Rab, zira hakîkî veren yalnız Sen’sin, biz ise Sen’in kapının önünde bir “nigâh-ı âşina” bekleyip duran kapıkullarıyız.
Rabbimiz! Sinelerimize inşirah salmanı, yolumuzu, peygamberan-ı izamın, sıddıkların, şehitlerin ve salihlerin yolu eylemini istirham ediyoruz. Sen her şeye gücü yeten, her istediğini gerçekleştiren ve yakarışlara mukabelede bulunmak şanına çok yakışan yegane Zat’sın; ne olur, bizim dualarımıza da icabet eyle ve sağımızdan-solumuzdan, önümüzden-arkamızdan, üstümüzden-altımızdan gelebilecek bütün tehlikelerden ve Sen’in azabına uğramaktan; aynı zamanda bunların hasıl edeceği korku, gam ve kederden de sıyanet buyur!
Ey isteyenlere cevap veren ve dua dua yalvaranların dualarını kabul buyuran Yüceler Yücesi Rab! Bizim niyazlarımızı da kabul buyur.. kinle, nefretle oturup kalkan ve hep düşmanlık duygularıyla köpüren imansız ve amansızlara karşı yardımcımız ol.. bir de üzerimize sekine yağdır, yağdır ki, Sen’den başka kimseye karşı hiçbir korkumuz, hiçkimseden de en küçük bir beklentimiz kalmasın!...
Efendimiz Hazreti Muhammed’e, aile fertlerine ve bütün ashabına salât u selam ederek bunları Senden dileniyoruz, Rabbimiz

Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’a kainatın zerreleri adedince hamd ü sena, kulları içinden seçip zirve payelerle şereflendirdiği en doğru sözlü ve en güvenilir elçisi Hazreti Muhammed’e, tertemiz, pırıl pırıl hane halkına, mükerrem ashabına ve kıyamete kadar gelip geçecek insanlar içerisinde ihsan şuuruyla onlara ittiba edenlere de sonsuz salât ü selam olsun!
Rabbimiz! Sen’in fikr ü zikrinden uzaklaştıracak ne kadar meşguliyet varsa onların hepsinden bizi uzak tut.. bu acz ü fakr içindeki kullarını hiçkimseye muhtaç olmayacağımız, başka hiçbir kapının önünde el açmak sefaletine düşmeyeceğimiz ölçüde fevkaladeden lütuflarınla zenginleştir; zenginleştir Ya Rab, zira hakîkî veren yalnız Sen’sin, biz ise Sen’in kapının önünde bir “nigâh-ı âşina” bekleyip duran kapıkullarıyız.
Rabbimiz! Sinelerimize inşirah salmanı, yolumuzu, peygamberan-ı izamın, sıddıkların, şehitlerin ve salihlerin yolu eylemini istirham ediyoruz. Sen her şeye gücü yeten, her istediğini gerçekleştiren ve yakarışlara mukabelede bulunmak şanına çok yakışan yegane Zat’sın; ne olur, bizim dualarımıza da icabet eyle ve sağımızdan-solumuzdan, önümüzden-arkamızdan, üstümüzden-altımızdan gelebilecek bütün tehlikelerden ve Sen’in azabına uğramaktan; aynı zamanda bunların hasıl edeceği korku, gam ve kederden de sıyanet buyur!
Ey isteyenlere cevap veren ve dua dua yalvaranların dualarını kabul buyuran Yüceler Yücesi Rab! Bizim niyazlarımızı da kabul buyur.. kinle, nefretle oturup kalkan ve hep düşmanlık duygularıyla köpüren imansız ve amansızlara karşı yardımcımız ol.. bir de üzerimize sekine yağdır, yağdır ki, Sen’den başka kimseye karşı hiçbir korkumuz, hiçkimseden de en küçük bir beklentimiz kalmasın!...
Efendimiz Hazreti Muhammed’e, aile fertlerine ve bütün ashabına salât u selam ederek bunları Senden dileniyoruz, Rabbimiz

23 Eylül 2008 Salı

Alem bir aşk için yaratılmış

'Yalnızca bir türlü aşk vardır ama görüntüleri binlerce türlüdür,'' der bir bilge. Üç çeşidini söyleyelim biz:

Aşk beşerîdir; şakayla başlar, sorumluluk getirir. Gözden gider, gönülde yaşar. Surete meyledenler ziyandadır.

Aşk platoniktir; sohbetle başlar, zahmet getirir. Zihinden girer, gönülde yaşar. Sîretini süslemeyenler yol şaşırır.

Aşk ilahîdir; imanla başlar vahdete götürür. Gönülde doğar, gönülde yaşar. Sırrı saklamayanlar, başını verir.

Gönül ki, Allâh'ın evidir, aşkın her çeşidine itibar eder. Bütün milimetrekarelerinde aynı sevgili olmayan bir gönül aşkı bilir mi acep?! Bir kuru yakınlaşmayı, ilgiyi aşk sanarak yaşanılan ömür adına vaveylâ ve va esefâ!... Bir Cemal'e kul, bir Ahmet'e köle, bir Leyla'ya deli ve bir ışığa pervane olmayanın aşkı mı vardır, ya aklı mı vardır ki!...

Âlem bir aşk için yaratılmış ve ''Aşk imiş her ne var âlemde!...''

İskender Pala

bugün sıkıntılar için ağlama günüdür..


Bu gün bütün sıkıntılar için ağlama günüdür.
Bazen öyle olur ya insan.
Tüm sıkıntıları biriktirmişsindir ve bugün patlama günüdür.
Fakat ağlayamazsın.
Gözyaşların içine sızmış sinsice,
Susarsın bakarsın,
Bir noktaya odaklanırsın.
Yüzün ağlamaklı bir hal alır.
Bağırırsın içinden,
Kararır gözlerin,
Bedeninde çıkmaya hazır bir lav vardır sanki
Ama fışkıramaz içini yakar git gide
Parmaklarında hissedersin siniri
Kalbinde acı midende sancı
Başında felaket bir ağrı…
Hala ağlayamazsın
Ruhun bedenine isyan eder durduramazsın.
Susturamazsında.

Öğle kahvesi tadında..

Aslında pek içmememe rağmen, bir öğlen tadında olsun istedim hep kahvelerim. Belki sevdim, belki özendim, kim bilir yapamamanın verdiği bir özlemdir belki. Koyu kahveyle ne de güzel gider bu salt çikolatalar. Sanki bir an burnuma kokusu yayıldı. Ah keşke şimdi olsaydı da içseydim bu öğlen arasında...