17 Ekim 2008 Cuma

İstanbul ve Aşk!!


İstanbul ve Aşk deyince belki insanın aklına ilk gelmesi gereken hususlardan bir tanesi mekanların insanlara olan hizmeti ve onlara sindirdiği güzellik duygusudur. Eğer bu mekanlar yaşadığınız yerler sizin içinize bir güzellik katıyorsa bu aşkın orada bir görüntüsüdür.

Fatih’in İstanbul’u alırken aşk ile hareket etmiş olmasının getirdiği bir yaptırım vardır ki , II. Bayezid şehri imar ederken şehrin estetik boyutunu, yani insan ruhuna nasıl olumlu yansır sorusunu daima gündemde tutmuş ve şehri ona göre imar etmiştir. Biliyorsunuz İstanbul’u İstanbul yapan II.Bayezid’tır. Fatih'ten sonraki dönemde her tarafı o imar etmiştir. Yollar yapılmıştır, Bizans’a ait köhnelikler ortalıktan kaldırılmıştır, şehrin bütün güzellikleri ortaya çıkartılmıştır. Bizans’ın eserleri bile ortaya çıkartılmıştır. Hepsi korunmuştur ayrıca. Bütün bunlar içerisinde aslında II.Bayezid’in yapmak istediği şuydu:

Bu şehir, şâirin ifadesiyle bilgelik madeni, irfan ocağı, sokaklarında mârifet satılan bir şehir. Mârifet kumaşlarının ölçüldüğü, kesildiği ve biçildiği, insan elbiselerinin mârifet kumaşıyla dikildiği, şehrin duvarlarının kültürle örüldüğü, kültüre yansımayan hiçbir tuğlanın hiçbir evin duvarına konulmadığı bir şehirden bahsediyoruz. Yani bu şehirde aşk illaki iki insanın birbirini sevmesi manasına gelmez. Belki Azîz Mahmûd Hüdâyî’nin yokuşundan yukarı doğru tırmanırken insanın terlemesi manasına gelir, belki Yahya Efendi’nin orada bir akşam serinliğinde bir boğaz manzarasıdır aşk, öbür taraftan baktığınızda belki Ebû Eyyub-el Ensâri (r.a)’de iç dünyasına dalıp gitmenin adıdır. Yahut ta o derin serviliklerin altında mezarların içerisinde biraz kendisine dünya ve zaman kayıtlarından sıyrılmış bir ânın hikayesidir.

Pierre Loti, Hatice hanım’a orada aşık olduysa Hatice hanımın çok güzelliğinden değildir. İstanbul'un güzelliğindendir. İstanbul’da böyle bir hayatı yaşamak istemesindendir birazda. Eyüp Sultan gibi Pierre Loti sırtı gibi bir yerden şehre baktığınız zaman yanınızda olan insanı güzel görmemeniz mümkün değildir!..

Bu şehr-i Sitanbul ki bi misl ü behâdır
Bir sengine yek pâre Acem mülkü fedâdır

Bir gevher-i yekpare iki bahr arasında
Hurşîd-i cihan-tâb ile tartılsa sezâdır

Nedim
21.06.2008 tarihli ''Miniaturk Tarih ve Sanat buluşmaları'' kapsamında düzenlenen ''İstanbul'da Aşk'' konulu seminerden İskender Pala hocamızın irticalen yaptığı konuşmadan derlenerek hazırlanmıştır. ( http://leylamecnun.spaces.live.com/ dan alımıştır.)

13 Ekim 2008 Pazartesi

YAŞAMDA BİR TÜRLÜ BİR YERE GELEMEMEKTEN YORULDUNUZ MU?


Yaşamda bir türlü bir yere gelememekten yoruldunuz mu? İstediklerinizden vaz mı geçtiniz?
Sizin için uygun olan bir yaşama sahip olma hakkınız var! Mutluluk ve tatmin duygusu ile dolu bir yaşam.

En son ne zaman birisi size ne istediğinizi sordu? Belki de lokantadaki garson? Ya da süper market de ki kasap? Çocuklarınıza, kocanıza, sevgilinize, ailenize, evinize, patronunuza, ev işlerine bakarken kim sizin ihtiyaçlarınıza karşılık veriyor?

Sizi hayatında birinci sıraya koyan kimse var mı? Muhtemelen yok. Hatta belki de siz bile koymuyorsunuz. Bu şaşırtıcı gelebilir ama gerçekte sizi ön plana koyması gereken ilk kişi öncelikle sizsiniz.
Evet, kendinizi her şeyden önce birinci sıraya koymalısınız. Hatta çocuklarınızdan bile önce ve kesinlikle kocanızdan önce. Kendinize bakmak ve yaşam depolarınızı doldurmak zorundasınız, yoksa başka kimse bunu sizin için yapmaz. Eğer ruhsal olarak çökmüş iseniz kimseye bir faydanız olamaz. Bunun anlamı, arada bir nefes almak, düşünmek, dinlenmek, plan yapmak… Ve daha pek çok ihtiyacınız için ara vermek demektir.
Hayal kurmaya hazır iseniz bir sonraki adıma geçebilirsiniz demektir.

Gerçekten ne istiyorsunuz? Akşam ne yemek istediğinizi sormuyorum ya da ne renk kıyafet almak istediğiniz ya da hangi filme gitmek istediğinizi.
Sormak istediğim
"GERÇEKTEN YAŞAMDAN NE İSTİYORSUNUZ?"

Bildiğim bütün kadınların temel sorunu zamansızlık. Bırakın gerçekten oturup detaylı olarak kendilerini dinleyecek, seçeneklerini araştıracak ya da hedeflerine ulaşmayı sağlayacak planları yapacak zamanı, bu soruya cevap vermek için düşünecek zamanları bile yok.

Peki, sizi tatmin edecek değişiklikleri ve başarılı olmanızı sağlayacak adımları nasıl planlayacak ve sonrada gerçekleştirmek için gerekli adımları atacaksınız?

Başlangıç olarak bir dakikalığına kendinizi aile bağlarınızdan, ilişkilerinizden, sorumluluklardan, baskılardan ve endişelerden kurtarın.
Rahatça oturabileceğiniz bir yer bulun. Gözlerinizi kapatın. Derin bir iki nefes alın. Unutmayın bütün endişelerinizi ve sorumluluklarınızı bir tarafa koydunuz. Yaşamın gerçeklerinden uzaklaşın. Gitmek zorunda olduğunuz yerleri unutun. Yapmak zorunda olduğunuz işleri, randevularınızı ve vermiş olduğunuz sözleri unutun. Ayrıca isteklerinize koyduğunuz sınırlamaları da kaldırın (eminim sayısı oldukça fazladır).

Her şeyi bırakın! Şu anki yaşamınızdan uzaklara kaymaya başlayın.
Zihninizde vücudunuzdan ayrılıp yükseğe doğru çıktığınızı, binanızdan çıktığınızı ve huzurlu bir yere doğru gittiğinizi canlandırın. Yakın bir yerler olabilir, mesela zaman geçirmekten hoşlandığınız bir yer. Bu mekândan aşağı doğru yaşamınıza bakın. Eğer her şeye sahip olabilme şansınız olsaydı nelere sahip olurdunuz? Yaşamınızda en çok neleri seviyorsunuz? Bedeli ne olursa olsun asla bırakmayacağınız neler var? Nefret ettiğiniz ya da sevmedikleriniz? Neyi değiştirirdiniz? Neyin gitmesine izin verirdiniz?

Eviniz neye benzerdi? Nasıl dekore ederdiniz? Nerde olurdu? Kendinizi güvende ve mutlu hissetmek için neleri değiştirirdiniz? Bir kaç dakika detayları düşünün.

Şimdi ailenize bakın. Yaşamınız nasıl olurdu? Çocuklarla geçirdiğiniz zaman neye benzerdi? Çocuklarınızdan uzakta geçirdiğiniz zaman nasıl olurdu? Bütün aile üyeleri arasındaki ilişkilerin nasıl olmasını isterdiniz? Bir sure gözünüzün önünde canlandırmaya çalışın.

İşiniz neye benzerdi? Bir işiniz olur muydu? Tam gün anne mi olurdunuz? Evden mi çalışırdınız? Kariyerinizi değiştirir miydiniz? Bir kaç dakika hayalinizdeki iş ile ilgili detayları düşünün. Ne kadar aptalca, imkânsızca ya da çılgınca gelse de hayal kurmaya devam edin. Sizi her şeyden çok mutlu edecek meslek ne olurdu? (Fikir: Sizin kolayca yapıp başkalarının zorlandığı şey nedir? Bu işi yaparak geçiminizi kazanma fikri sizi kulağınıza nasıl geliyor? Korkutuyor mu?)

Peki ilişkileriniz, evliliğiniz ya da aşk hayatınız ile ilgili ne tür bir durum var? Neye benzemeli? Sevdiğiniz kişi nasıl olmalı? Size nasıl davranmalı? Nasıl hissetmelisiniz? Birlikte neler yapabileceğiniz ve neler paylaşabileceğinizi hayal edin. Aranızdaki yakınlığı ve sevgiyi hissedin.

Son olarak, hayatınızdaki diğer önemli noktaları düşünün, örneğin arkadaşlıklar, topluma yönelik çalışmalar, seyahat, tatil, inançlarınız. Bütün bunların nasıl olmasını isterdiniz? Kuşkuculuğunuzu bırakın bir yana! Bir kaç dakikalığına hayallerinize, arzularınıza, isteklerinize ve gizli fantezilerinize bakıverin, detaylara inin. . . Ne gördüğünüze dikkat edin. Herhangi bir sürpriz var mı?

Şimdi derin bir nefes alın ve kendinizle konuşmayı başardığınız ve hayalinizdeki yaşama bakabildiğiniz için kendinizi tebrik edin.

Eğer sizi tatmin eden bir hayal kurabildiyseniz bir yerlere not almanızı öneririm. Hatta "İSTEKLERİM" günlüğü tutmaya bile başlayabilirsiniz. Bu deftere aklınıza gelen tüm detayları yazabilirsiniz. Ve zamanla yeni fikirler geldikçe eklemeler yapabilirsiniz. Ayrıca yaşadığınız korkularınızı, yargılarınızı ve tepkilerinizi de yazmanızı öneririm.
Örneğin, bazı klasik yaklaşımlar "Bu çok bencilce" ya da "Buna sahip olamam, niye düşünmek için bile zaman harcayayım ki!" gibi. Sadece düşüncelerinize konsantre olun ve defterinize yazın.

İtirazlarınızı yazmak kafanızdaki düşünceleri boşaltmanıza yol açar ve hayalleriniz için boş alan bırakır böylece onları da yazabilirsiniz!

İşte bu sizin istediğiniz yaşama ulaşmak için -ilk adımınız – kendinize arzularınıza bakmak için izin vermek.
Bu alıştırmanın hayatınızda sürekli yaptığınız bir alışkanlığa dönüşmesi için çaba sarf edin. Değişimlerin bir süre sonra gerçekleşmeye başladığını göreceksiniz!

ALINTI

Yüzümüzde 10 bin sözcüğün ifadesi var!


Yüzümüzde 10 bin sözcüğün ifadesi var!

Yüz alfabesinin tam 10 bin sözcüğü ya da
ifadesi var. Bizler tüm bu ifadeleri yüzümüzde çizebilecek kapasiteye sahibiz! Yüzümüzün sahip olduğu tüm bu denklemler arasında yalnızca küçük bir bölümü benzerlerimizle iletişim kurmamızı sağlayacak gerçek anlamda bir mesaj iletiyor.

Iowa Üniversitesi’nden psikologlar denekleri, düğmeye basılıp sorulara yanıt verilen yarışmalara benzer bir teste tabi tuttular. Onlara gülümseyen ve gülümsemeyen ünlülerin fotoğrafları gösterildi. Bunlar arasında Julia Roberts, Brad Pitt, Elvis Presley, Meryl Streep ve Madonna gibi isimler vardı. Kişiyi tanır tanımaz düğmeye basmak zorundaydılar. Sonuç: Onlara gülümseyen fotoğraflar gösterildiğinde, düğmeye basmakta çok daha hızlı davrandılar. Bu durum ister ünlü olun ister olmayın sizler için de geçerli. Niçin? Çünkü konuştuğunuz kişiye gülümsediğinizde onun beyninde duyguların tetikçisi olan amigdali harekete geçirirsiniz: Amigdal, tanımaktan sorumlu bölgelere süreci tetikleyen bir sinyal gönderir ve beyin de hemen hemen aynı anda sizi tanır.

Sosyal varlık olmak.

Kuşkusuz gülümsemek arkadaş edinmenizi ve sosyal bir varlığa dönüşmenizi sağlar: Size gülümsendiğinde siz de gülümseyerek karşılık verirsiniz.
Nitekim üzgün bir yüz karşısında da üzüntülü bir ifade takınırsınız. Buna empati denir: Yani başkasının ifadesini benimsemek, kendisini çekici, cüretkar ya da endişeli olanın yerine koymak gibi...
İnsana özgü bu yeti beyin görüntüleme cihazlarıyla da belirlendi. Karşımızdaki insanın duygu ifadesine göre harekete geçen bazı nöronlar bu aynı duygu ifadesi yüzümüzde belirdiğinde de aktif hale gelirler. Bunlara "ayna nöronlar" denir.
Bu olgu 1996 yılında İtalya, Parme tıp fakültesi sinir bilimi departmanı direktörü Giacomo Rizzolatti tarafından ortaya konuldu;

Son araştırmalar

İtalyan bilim adamı, maymunlarda nöronların hayvanlar hem bir şeyler yaparken hem de aynı şeyleri yapan diğer maymunlar ve insanlara bakarken harekete geçtiklerini belirledi. Bu saptama yüz ifadelerine de uygulanabilir.
İki sinir bilimi uzmanı Richard Davidson ve William Irvin 1999 yılında amigdalin nöronlarının herhangi bir duyguyu ifade ederken ya da aynı duygu ifadesini başkasının yüzünde görürken de harekete geçtiğini saptadılar.
2005 yılında Alman araştırmacılar sağ premotor korteks, frontal girus ve sol ön insula düzeyinde de gülümsemeyle bağlantılı ayna nöronların hareketini belirlediler.

10 bin sözcüklü dev bir alfabe!
Yani sanki beynimiz duygular, dil, hareket v.b. için ayrı ayrı ağları olan ayna nöron sahnesiymiş gibi düşünülebilir.Kısacası yüzümüz son derece sofistike bir iletişim aracı.
Dil gibi zaman içinde, insanoğlunun yaklaşık 2 milyon yıl önce yüz kaslarının hareketini istediği gibi denetlemeyi öğrenmesinden beri sürekli mükemmelleşti.

Darwin 19. yüzyılda, bunun yaşamı sürdürebilmek için gerekli bir yeti olduğunu söylüyordu; böylece örneğin kişi, düşmanının yüz ifadesinden öfkeli olduğunu anladığında kaçarak hayatını kurtarabiliyor.

Evrim süresince yüz hatları özel bir dilin aracı oldular: Günümüzde yüz alfabesinin tam 10 bin sözcüğü ya da ifadesi var. Bizler tüm bu ifadeleri yüzümüzde çizebilecek kapasiteye sahibiz! Ancak küçük bir hatırlatma: Sözsüz iletişimin önde gelen uzmanlarından Paul Ekman’a göre, yüzümüzün sahip olduğu tüm bu denklemler arasında yalnızca küçük bir bölümü benzerlerimizle iletişim kurmamızı sağlayacak gerçek anlamda bir mesaj iletiyor. Çoğu belli bir kişiyi hedeflemeyen kişisel mimikler.

6 temel duygu.

Peki kültürel farklılıklarımız bu dili etkiliyor mu? Ayrıntıda, değişik ifadelerin bileşiminde belki. Ancak Paul Ekman’a göre, 6 mimik evrensel: Sevinç, öfke, korku, üzüntü, tiksinti ve şaşırma. Belki duygusal ifadelerimizin olağanüstü zenginliğiyle karşılaştırıldığında bu az ama yine de sessiz bir esperanto için iyi bir temel. Bu teoriyi geliştirmek amacıyla Paul Ekman ve meslektaşı Wallace Friesen ABD’den Japonya’ya, Brezilya’ya, Arjantin, Endonezya ve Yeni Gine’ye tüm dünyayı katettiler; buralarda hiçbir iletişim aracına erişimi olmayan insan topluluklarıyla karşılaştılar.
Her ülkede Batılı insanların yüz ifadelerini içeren fotoğraflar gösterdiler. Bu 6 duygu da çok net bir şekilde ortaya kondu. Üstelik tersi de geçerliydi: Yeni Gine’de yaşayanların yüzlerindeki bu 6 ifade Batılılar tarafında da tanınmış ve böylece bunların her tür kültürden bağımsız oldukları saptanmıştı.Ekman’ın temel duygular teorisinin geçmişi 30 yıl öncesine dayanıyor. Ancak dikkat! Şunu unutmayalım ki, yüz ifadeleri her zaman hissedileni yansıtmaz. Bunun en güzel kanıtı da gülümseme; Ekman davetkar, cüretkar, savunma pozisyonunda, rahatsız ya da karşısındakine hoş geldin diyen tam 12 çeşit gülme çeşidi belirledi. Üstelik alaycı, küstah, aşağılayıcı v.s. gülümsemeler dahil edildiğinde bu sayı 19’a çıkıyor. Hatta gülümseme yalan bile olabiliyor!

Monica’nın güzel gülümsemesi! Monica Belluci ya da George Clooney’yi görmek ya da ödüllendirilmek, beynimiz için bunların hepsi aynı! 2003 yılında manyetik görüntüleme sayesinde, İngiliz araştırmacılar orbito-frontal korteksin kişi ödüllendirildiğine ya da güzel bir yüz gördüğünde aynı tepkiyi verdiğini belirlediler. Monica ya da George size gülümsüyorsa, tam bir kendinden geçme hali! Ancak tabii bu kişilerin güzel olduklarını düşünmeniz gerekiyor. Bunların yüzlerini niçin seviyoruz? Simetrik oldukları için mi? Bu hipotez 2005 yılında Dahlia Zaidel’in Amerikalı ekibi tarafından çürütüldü. En çekici yüzler aslında en yaygın olanlar! Zevklerimiz, en adapte olmuş insanları yani en yaygın hatlara sahip olanları kayıran evrim yasaları tarafından belirleniyor. Simetriye gelince, bu çekicilik faktörü olmaktan çok sağlıklı olmanın göstergesi.

’Mimikleriniz çocuğunuzu yönlendirir.'

Fransız psikiyatr ve psikanalist Serge Tisseron ile söyleşi :

Gülümseme bebeği nasıl etkiler?

Bebek düştüğünde hemen ağlamaz. Annesine dönüp önce onun duygusunu kendisininkiyle örtüştürür. Anne gülümsüyorsa o da gülümseyecektir; eğer anne panik olmuşsa, korkacaktır. Daha sonra çocuk verili bir durumla özel bir duygu arasındaki bağı içselleştirir.

Bu kişiliğin oluşumunda belirleyici olur mu?

Evet. Yeni doğanın etrafındakilerin duygularını algılayıp bunları kendisine uyarlama yetisi vardır. Çocuk ile anne arasındaki karşılılık bağı böyle kurulur; bu sözsüz bir dildir. Eğer anne oğlunun yüzüne baktığında, kendisi küçükken taciz eden abisinin yüzünü çağrıştırdığı için kaygılanıyorsa, çocuk bu endişeyi hissedecek ve kendisine mal edecek.
Aynı şekilde ebeveynlerden birisi üzgünse çocuk bu üzüntüden dolayı kendisini sorumlu hissedecek. Ebeveynlerinin ruh hallerine göre kendi duygusal ifadesini belirleyecek. Böylece aslında anne babaya ait olan kaygılar istemeden de olsa yetişkin dönemde de kişinin peşini bırakmayabilirler.

Bu önceden belirlenmiş endişeler nasıl anlaşılır? Bunlardan kaçınmanın yolu var mı?

Evet; eğer kaygılarımızdan bazılarının bize ait olmadıklarını kabul edersek tabii... Günümüzde sürekli "duygularının peşinden git" deniyor ama bu her zaman iyi bir şey değil. Kaygılarımızdan bazılarını çocuklarımıza aktarmaktan kaçınmak için bunlardan bazılarının onu ilgilendirdiğini, bazılarının ise ilgilendirmediğini anlatmalıyız. "Senin bunda payın yok" demek çocuğu kurtarabilir.

ALINTI

10 Ekim 2008 Cuma

GENCİM GÜZELİM,ÜSTELİK DE GERÇEĞİM.


Havva Türe hanımın çok severek okuduğum bir yazısı sizlerle paylaşmak istedim.

Her geçen gün iç güzelliğimizin aleyhine olarak değişiyor...

Geçen akşam yaşadıklarım beni bir kez daha düşündürdü.
Kandil akşamıydı. Geç vakit eve dönerken açık bir markete daldım. Çalışanlar kapatmak için son hazırlıklarını tamamlıyor, temizlik yapıyorlardı. Kepenklerini birer birer indirmeye başlamışlardı bile. Allahtan sebze için ayrı, peynir için ayrı dükkanlar gezmek zorunda değildim. Beş dakikada alacaklarımı alıp kasaya gittim. O an için marketlerin ne kadar pratik olduğunu düşünüyordum.
Sırada benim gibi alış verişi son ana sıkıştırmış bir iki kişi daha vardı. Biz sıramızı beklerken yerleri paspaslayan kızla, kasadaki kız hararetli bir ağız dalaşına tutuştu.

“Durun kızlar! Kandil akşamı ne yapıyorsunuz?” desek de, bizi dinleyen olmadı. Sorumlu müdürleri çıkmış olmalı ki, bu rezalete kimse müdahale etmedi. Ta ki paspası biten kız söylene söylene gidene kadar. Sizce burada eksik olan ne?

Kızların ne kadar hoş görünümlü olduklarını anlatsam da bir şey değişir mi?

Bu arada sıra benim önümdeki beye gelmişti. Yanında küçük bir de çocuğu vardı. Kasadan geçirdiklerini bir bir geri vermeye başlayınca dikkatimi çekti. En son hesap yirmi lira on beş kuruşa düşünce, adam cebinden yirmi lira çıkarıp uzattı. Bizim kafası bozuk tezgahtar “on beş kuruş” diye çemkirdi. Adam kıpkırmızı bir suratla

“her gün sizden alış veriş yapıyorum, on beş kuruşun lafımı olur” dedi.

Ben “ Ya uzatmayın olur böyle şeyler. Beyefendi ben de bozuk para var, buyurun.” deyip parayı uzattım.
Ama adam çoktan bunu gurur meselesi yapmıştı. Onun yerine, keşke her şeyi bırakıp çıksaydı. Çoğumuzun başına gelmiştir böyle aksilikler, dert etmeye değer mi? Cüzdanınızda para var sanırsınız alırsınız alırsınız sonra ödemeye gelince, başınızdan aşağıya kaynar sular dökülür. Ama esnaf tanıdıksa

“Lafımı olur yenge, bir ara bırakırsın” der.
Biz çocukken marketlerin yerine, her müşterisini yakinen tanıyan mahalle bakkalları vardı. Hatta, bu bakkal amcaların ”bakkal defteri” diye litaratürümüze geçmiş uçları kırış kırış, çizilip yazılmaktan okunamaz hale gelmiş, çoğu kareli kalınca bir de defterleri vardı. Öyle iki kuruş için de velinimeti olan müşterilerini rencide etmek şöyle dursun, fakiri fukarayı gözetir kol kanat gererlerdi.
Ramazan geldiğinde de o mahallenin bir zengini gider rastgele açtırdığı sayfalardan gücünün yettiği kadarını öderdi. Ne o kimin borcunu ödediğini, ne de o kimse borcunu kimin ödediğini bilirdi. Kısaca veren el alan eli bilmezdi. Öyle medyayı peşine takıp gecekondu dolaşmakla olmazdı bu işler. Sizce burada şimdi olmayan ne var?
Sizce de, toplum olarak ”İç güzelliğimiz mi-dış güzelliğimiz mi daha önemli?”sorusuna samimi olarak verdiğimiz cevaplar, her geçen gün iç güzelliğimizin aleyhine olarak değişmiyor mu?

Dışardan bakınca gayet hoş bir insan görüntüsünün, ağzını açıp birkaç kelam etmesiyle son buluyor olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Genç kalmanın mucize yollarını, güzelliğin sırlarını hayatın gerçek anlamı olarak servis eden medya, gelişme çağındaki çocuklar üzerinde nasıl bir tahribata yol açtığının hiç mi farkında değil?

Zihinlere kazınan “Görüntün senin her şeyin!” mesajı ile ne tür bir oyun oynanıyor acaba?

“Siz kafanızı dünya meselelerine yormayın onları biz hallediyoruz. Hatta ülke meselelerini de sizin için biz çözeriz! Siz güzelleşin ve genç kalın! Stres, derin düşünceler metabolizmanızı bozar, kilo alırsınız, yüzünüz kırışır” mı?

Demek istiyorlar? Ne dersiniz?

Tamam, insanın özelliklede bir kadının daima temiz ve bakımlı olması gerektiğine yürekten inanıyorum. Ama unutmayalım ki

“İnsanlar dış görünüşleriyle karşılansa da, düşünceleriyle uğurlanır.”

Amaçlarla araçları karıştırmayalım.
Çocuklarımıza gösterdiğimiz hedeflere, sunduğumuz rol modellere bir bakın. Sonrada iki lafı bir araya getiremeyen tablo gibi kızlara “Siz gerçek misiniz?” diye soruyoruz. Neden şikayet ediyorsunuz ki? Bütün ölçüler tutmuyor mu? Böyle devam ederse yeni neslin içler acısı hali budur. Kendilerine bile saygısı olmayanlardan nasıl saygı beklersiniz. Sürekli dikkat çekmek üzerine kurulu zihinlerinin hangi köşesinde utanma duygusunu ararsınız.

Hep almaya alışmış birinden vermesini bekleyebilir misiniz?

Oscar Wilde’ın, “Dorian Gray’in Portresi” adlı romanının kahramanı Dorian, Ressam Basil Hallward'ın yaptığı kendi portresini gördüğünde:

"Ne hazin şey! İhtiyarlayıp çirkinleşeceğim, iğrenç olacağım. Oysa bu resim sonsuza dek genç kalacak. Sonsuza dek genç kalan ben, ihtiyarlayansa şu resim olsaydı! Bu uğurda her şeyimi verirdim!"

derken adeta çağımız insanının hislerine de tercüman olmuyor mu? Onun dileği gerçekleşmişti ancak bu mutluluğunun değil trajedisinin başlangıcı oldu. Yaşlanan çirkinleşen resmini saklayarak, kendi gençlik ve güzelliğine aldanıp ruhunu şeytana sattı.

1891’de yayınlanmasına rağmen adeta günümüz insanını anlatan bu kitabın Dorian Gray’dan çok Oscar Wilde’n portresi olduğu söylenir. Çoğu kişi romandaki Lord Henry’nin Oscar Wilde olduğunu düşünse de; ünlü yazar bir röportajında Ressam Basil’in kendini anlattığını, gerçekte ise Dorian Gray olmak istediğini söyler.
Böyle ilginç bir konu olunca, roman biri 1945’te Albert lewin , diğeri Doncan Roy tarafından 2006 beyaz perdeye aktarılmış. Bu arada bir yenisi de Oliver Parker tarafından çekilip 2009 da vizyona girecekmiş.( İlgilenenler için yeni filmde Dorian Gray ‘i Narnia Günlükleri’nden bildiğimiz Ben Barnes canlandıracakmış. )
Çağdaş insan güzelliği kendine put yapıp tapınmaya başlayalı, iyi olmanın enayilik olduğuna inandı. Mutluluğunun olmazsa olmazı da ne pahasına olursa olsun gençliğini ve güzelliğini korumak oldu.
Herkesin sizi beğenmesi neden bu kadar önemli?

Hiç solmayan bir güzelliğe sahip olmak için ne kadar ileri gidersiniz?

Spor, diyet, mucize iksirler ve hatta ameliyat olmaya bile razı olursunuz da, ama ruhunuzu şeytana satmazsınız. Satmazsınız dimi?

Herkes sizi güzel bulsa, üstelik hadi ben diyeyim beş, siz deyin on yaş daha genç görünürseniz bu sizi çok mu mutlu eder?

Yoksa önce siz mi kendinizden memnun olmalısınız? Gerçek güzellik sahiden içimizde mi? Siretimiz suretimize yansır mı?

Daha da önemlisi mutluluğu bu kadar geçici bir şeye bağlarsak sonu hüsran olmaz mı?

Schopenhauer mutluluğu içimizdeki zenginlikte aramamız gerektiğini ancak bu şekilde dışarıya muhtaç olmadan mutluluğu yakalayacağımızı söylerken bunu çok güzel örneklendirir:

”İçinde zengin olan bir insan noel zamanında aydınlık, sıcak mutlu bir yuvadır. Buna mukabil bundan yoksun olanlar karlarla kaplı bir aralık gecesidir.”der. Ne güzel anlatmış dimi?
Peki, içimizi nasıl zenginleştireceğiz?

Beklide bunun için en uygun zamandayız. Evet, şimdi tam sırası. Neden mi? Çünkü biz böyle sahte rüzgarlarla sağa sola savrulurken Ramazan kapımıza dayandı bile. Bizlerde bu iklimden, her yeri kuşatan rahmetten hisse almak istiyorsak, gözümüzü dört açmalıyız.
Oruç tutuyorum asabiyim diye yanımızdakilerin gönüllerini parça parça ederek, boşuna aç kalmayalım. Helali “niyetliyim” diye yemezken, haram dedikodularla orucumuzu bozmayalım. Midemizden yükselen sesler kalbimizi hassaslaştırır belki de aç ve muhtaç insanları daha iyi anlayabiliriz. Ve alan değil de, bir gülücükle bile olsa verenlerden olduğumuzda artık biz de zenginizdir.
Hadi hep birlikte içimizi zenginleştirmeye, gönül çiçeklerimizi yeşertmeye ne dersiniz, yapabilir miyiz?

2008-08-23 23:14:42