17 Mart 2009 Salı

DEĞİŞEN SİZİN KALBİNİZ...

Padişah, bir iki vezirini ve diğer erkânından bir kaç kişiyi yanma alarak payitahta (başkente) yakın yerleşim merkezlerinde bir gezintiye çıkmıştı. Payitahttan
ayrılıp birkaç saatlik yol katettikten sonra, yoll üzerindeki bir nar bahçesinin kıyısında dinlenme molası verdiler. Olgunlaşmış, tam kıvamını bulmuş olan
narlar insanın iştahını kabartıyordu. Padişah bahçe içinde çalışmakta olan yaşlı bir adamı yanma çağınp sordu:

"Bu güzel nar bahçesi kimin?"

"Bu nar bahçesi benimdir efendim, babamdan miras kaldı."

"Oğlun, uşağın var mı?"

"Allah bize oğul uşak vermedi efendim, bir kan kocadan ibaret iki kişilik bir aileyiz."

"Peki, ben de bu ülkenin hükümdanyım, şuradan bir nar şerbeti sıksan da içsek."

İhtiyar, "Baş üstüne!" dedi ve hemen gidip bahçe içindeki kulübeden kalaylı, tertemiz bir tas getirdi. En yakındaki ağaçtan iki nar kopardı ve sıktı. İki
nar tam bir tası doldurdu. Padişah içti ve çok beğendi. Bütün vücuduna bir zindelik ve ferahlık yayılmıştı. İhtiyar çiftçi padişahın beraberindeki herkese
sırayla nar şerbeti ikram etti. Padişah ve adamlaRI bedenlerinin kazandığı bu zindelikle biraz yol almak için ihtiyara veda edip yola koyuldular. Yolda
şeytan, padişahın kafasını karıştırmaya başladı.

"Madem birer ayaklaRI çukurda olan bu yaşlı kaRI kocanın mirasçılaRI yok, ne yapacaklar böyle güzel nar bahçesini? Karşılığında birkaç kuruş verip de bu
bahçeyi ellerinden alayım." diye düşündü.

Padişah ve adamlaRI akşama doğru geri dönerlerken aynı bahçenin yanında yine konakladılar. Padişah ihtiyardan bir tas daha nar şerbeti yapmasını istedi.
İhtiyar sabahki kadar candan ve gönülden olmasa da bir tas nar şerbeti yapıp sundu. Fakat padişah bu defa nar şerbetinin tadını pek beğenmedi. Sabahkine
hiç benzemiyordu.

Sordu:

"Baba ne oldu böyle, bu nar şerbeti sabahki ile aynı nardan değil mi? Bunun tadı hiç de hoş değil."

"Aynı nardan evlat! Aslında tadında da bir değişiklik yok, asıl değişen sizin kalbiniz. Tebaanızın malına göz koydunuz, bunun için de narların tadı değişti."

5 Mart 2009 Perşembe

Kabağın sahibini gücendirmemeli !

Vaktiyle bir derviş, nefisle mücadele makamının sonuna gelir. Meşrebin usulünce bundan sonra her türlü süsten, gösterişten arınacak, varlıktan vazgeçecektir.
Fakat iş yamalı bir hırka giymekten ibaret değildir. Her türlü görünür, süslerden de arınması gereklidir.Saç, sakal, bıyık, kaş, ne varsa hepsinden.Derviş, usule uygun haraket eder, soluğu berberde alır.
-Vur usturayı berber efendi, der. Fakat iş gereklidir.
Berber dervişin saçlarını kazımaya başlar. Derviş aynada kendini takip etmektedir. Başının sağ kısmı tamamen kazınmıştır. Berber tam diğer tarafa usturayı vuracakken, yağız mı yağız, bıçkın mı bıçkın bir kabadayı girer içeri.
Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış kısmına okkalı bir tokat atarak:
-Kalk bakalım kabak, kalkta tıraşımızı olalım, diye kükrer.
Derviş bu... Sövene dilsiz, vurana elsiz gerek. Kaideyi bozmaz derviş. Ses çıkarmaz, usulca kalkar yerinden. Berber mahcup, fakat korkmuştur. Ses çıkaramaz.
Kabadayı koltuğa oturur, berber tıraşa başlar.
Fakat küstah kabadayı tıraş esnasında da sürekli aşağılar dervişi, alay eder:
'Kabak aşağı, kabak yukarı.'
Nihayet tıraş biter, kabadayı dükkandan çıkar. Henüz birkaç metre gitmiştir ki, gemden boşanmış bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelir.
Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasında kalakalır. Derken, iki atın ortasına denge için yerleştirilmiş uzun sivri demir karnına dalıverir. Kabadayı oracığa yığılır, kalır.
Ölmüştür.Görenler çığlığı basar.
Berber ise şaşkın, bir manzaraya, bir dervişe bakar ve gayri ihtiyari sorar.
- Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?
Derviş mahzun, düşünceli cevap verir:
-Vallahi gücenmedim ona. Hakkımı da helal etmiştim. Gel gör ki kabağın bir sahibi var. O gücenmiş olmalı!
Hikaye böyle...
Ama hayat da böyle...
Ensemize, kafamıza vurup vurup dalga geçen sahte kabadayıların, kabağın da bir sahibi olduğunu. Bu sahibin de en affetmeyeceği şeyin kibir ve kul hakkı yemek olduğunu unutmaya başlayanlar, koltuklarına, makamlarına, rantlarına yapışanlar anlayacaklardır...