31 Aralık 2009 Perşembe

Merhametten Muhabbete...

Cenâb-ı Hak bir âyet-i kerîmede şöyle buyurur:

“İşte O Allah’tır ki her bir dişinin neye gebe olduğunu, karnında ne taşıdığını ve rahimlerin neleri eksiltip neleri artırdığını bilir. Doğrusu O’nun katında her şey bir ölçü iledir. Gayb ve şehâdet âlemini (görünmeyen ve görünen bilinmeyen ve bilinen âlemleri) de bilen, büyük ve yüce olan O’dur. Sizden sözünü gizleyenle, açıkça söyleyen, geceleyin gizlenenle gündüzün meydanda gezen O’nun bilmesi bakımından hep aynı durumdadır.”

(Ra‛d, 8-10)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Sadaka, Rabb’ın öfkesini söndürür ve kişiyi kötü ölümden uzaklaştırır.”

(Tirmizî, Zekât, 28/664)

Ehlullahtan Cüneyd-i-Bağdadî -kuddise sirruh- anlatıyor:

Bir Mecusînin, karlı bir günde kuşlara yem verdiğini gördüm:

“–İman olmayınca ve İslam’a girmeyince bu yaptığının faydasını göremezsin. Allah, bu yaptığın iyiliği, ancak iman ile kabul eder” dedim. Mecusî bana:

“–Belki kabul etmez ama bu yaptığımı görmez, bil­mez mi?” dedi.

“–Elbette görür ve bilir” cevabını verdim.

“–Öyle ise, bu da bana kâfidir” dedi.

Yıllar sonra bir hac mevsiminde Beytullah’ı arzu ettim ve Mekke-i-Mükerreme’ye gittim. Kâbe-i-Muazzama’yı tavaf ederken bir zatın:

“Ey bu kâinatın sâhibi! Ey bu beytin Rabbi! Her şeyi gören, işiten, bilen sensin!” diye gözlerinden yaşlar dökerek Beytullah’ı derin bir aşk ve vecd içinde tavaf ettiğini fark ettim. Yüzünde iman nuru parlıyordu. Dikkat edince, bu nur yüzlü zatın, birkaç sene önce karlı bir günde kuşlara yem veren ateşperest olduğunu hatırladım. Tavaftan sonra, kendisine yetiştim ve usulca kolundan tuttum. Bana:

“–İşte, Allah gördü ve bildi” dedi. Hayretle yüzüme bakarak:

“–Allahu ehad, Rasûluhû Ahmed» diye bir sayha kopardı ve ruhunu teslim eyledi. O ânda bana hitap olundu ki:"

“–Ey Cüneyd! Sen beytimi arzu ettin, geldin beytimi buldun. O, bana geldi, beni buldu.”

20 Aralık 2009 Pazar

CENNETE GÖTÜRECEK 6 ÖZELLİK

Doğrulukta zirve Nebiler Sultanı (Sallallahu aleyhi ve sellem) hep doğru olarak yaşamış, ümmetine de daima doğruluğu tavsiye etmiştir.
Bunlardan birkaçını teberrüken zikretmek istiyorum: "Bana şu altı şey hakkında tekeffülde bulunun (söz verin) ben de size Cennet'i tekeffül edeyim:

1."Konuştuğunuz zaman doğru konuşun!

2.Vaat ettiğiniz zaman yerine getirin!

3.Emanette 'emin' olun!

4.Namusunuzu koruyun!

5.Gözlerinizi harama yumun!

6.Ellerinizi haramdan uzak tutun."

Evet, O hep ok gibi doğru yaşamış, doğruluğu tavsiye buyurmuş ve kendine has doğrulukla zirvelere ulaşmıştı. Elbette O, her hususta bir beşerdi. Fakat doğruluk O'nu işte böyle bir seviyeye yükseltmişti. O, bize de aynı tavsiyede bulunmakta ve, "Doğru söylemeye söz verin, hayatınıza yalan karıştırmayın, ben de size Cennet'i söz vereyim." demektedir.

Başka bir hadislerinde de şöyle buyururlar: "Doğrulukta helâkinizi görseniz bile, daima doğruluğu araştırın. Muhakkak onda sizin kurtuluşunuz vardır."

Başka bir hadiste de şöyle ferman eder:

"Doğruluktan ayrılmayınız. Doğruluk sizi birr'e (iyiliğe), o da sizi Cennet'e ulaştırır. Kişi doğru olur ve daima doğruyu araştırırsa Allah katında sıddîklardan yazılır.

Yalandan sakının. Yalan insanı fücura (günaha), o da Cehennem'e götürür. Kişi durmadan yalan söyler ve yalan araştırırsa Allah katında yalancılardan yazılır."

Kurtuluş ve necat doğruluktadır. İnsan doğrulukla ölse bile bir kere ölür; hâlbuki her yalan ayrı bir ölümdür.

Ve sözünün eri sadıklar Kur'ân'da tebcil edilir:"Mü'minler içinde Allah'a verdikleri sözde duran nice erler var ki, işte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir."(Ahzab/23)

Enes b. Mâlik -ki Allah Resûlü'nün hizmetkârıdır. Efendimiz Medine'ye teşrif edince, annesi, henüz sekiz-on yaşlarında olan Enes'in elinden tutup onu Allah Resûlü'ne getirmiş ve "Yâ Resûlallah! Oğlum hayatı boyunca sana hizmet etsin." demiş ve Enes'i orada bırakıp gitmişti- işte bu Enes b. Mâlik, "Bu âyette kastedilen şahıs, amcam Enes b. Nadr ve emsalidir." der.

SADAKAT KAHRAMANI ENES

Enes b. Nadr, Akabe'de Allah Resûlü'nü görünce O'na büyülenmiş gibi bağlanmış ve delicesine sevmişti. Fakat her nasılsa Bedir'de bulunamamıştı. Hâlbuki Bedir'in ayrı bir yeri vardı. Hatta Bedir'de bulunanlar ashab arasında nasıl seçkinse, Bedir'e iştirak eden melekler de gök ehli tarafından öyle seçkin görülürdü. Bu, Bedir'de bizzat bulunmuş ve meleklere kumandanlık yapmış Cibril'in sözüydü. Gel gör ki Enes b. Nadr bu fırsatı kaçırmıştı ve yanıp yakılıyor, gözüne bir türlü uyku girmiyordu. Geldi derdini Allah Resûlü'ne şerh etti: "Yâ Resûlallah, eğer bir daha onlarla karşılaşmak nasip olursa, işte o zaman kâfirlerin benden çekecekleri var." Enes'in bu içten duası kabul olmuş ve Uhud'da küffarla karşı karşıya gelmişti...

Uhud.. Uhud deyince insanın içi burkulur. Çünkü orada yetmiş sahabe şehit edilmiştir. Kim bilir, belki de Uhud'daki bu acı hatıradan ötürü ona bir isnadda bulunuruz diye, Allah Resûlü bir gerçeği ifadenin yanında, buna önlem almış ve bir gün Uhud'un yanından geçerken, "Uhud öyle bir dağ ki, o bizi sever biz de onu severiz." buyurmuştur.

Uhud sarp bir dağdır. Fakat Uhud Savaşı o dağdan da sarp cereyan etmiştir. Her nasılsa sahabe geçici olarak nöbet yerini istenen şekilde koruyamamış, hatta mevziini değiştirmiş ve böylece Allah Resûlü'nün gösterdiği tabyanın dışına çıkmıştı. Bu muharebede Allah Resûlü de yaralanmış, mübarek dişi kırılmış, miğferi yüzüne batmış ve vücudu kan revan içinde kalmıştı. Ama her şeye rağmen O mağfiret ve rahmet peygamberi, ellerini açmış, dua dua yalvarmış ve "Allah'ım! Kavmimi bağışla; çünkü onlar bilmiyorlar." buyurmuştu.

Enes b. Nadr, Uhud günü oradan oraya koşuyor ve bir sene önce Allah Resûlü'ne verdiği sözü yerine getirmeye çalışıyordu. Çalışıyordu ama o da çokları gibi sona doğru bir noktada dolaşıyordu. Evet, vücudu delik deşik olmuş, son anlarını yaşıyordu. Dudaklarında son tebessüm, yanına yaklaşan Sa'd b. Muaz'a şu sözleri söylüyordu: "Resûlullah'a benden selâm söyle. Vallahi şu anda Uhud'un arkasından Cennet kokularını duyuyorum."

O gün nice şehitleri tanımak mümkün olmamıştı. Hamza tanınamamış, Mus'ab b. Umeyr bilinememiş, Abdullah b. Cahş'ın vücudunun parçaları bir araya getirilince ancak hakkında "O'dur." diye hüküm verilebilmişti. Enes b. Nadr da aynı durumdaydı. Kız kardeşi gelmiş, kılıcı tutan eline ki ihtimal tek oradan yara almamıştı bakıp onu tanımış ve gözleri dolu dolu, "Bu, Enes b. Nadr, yâ Resûlallah!" diyebilmişti.

İşte âyet, bu civanmerdi anlatıyordu. O, verdiği sözde durdu. "Ölesiye savaşacağım." dedi ve öldü. Ölüm dahi onu sözünde yalancı çıkaramadı.

Âyetin onu anlatması, onun, inananlara da bir örnek olması içindir. Evet, "Lâ ilâhe illallah" dedikten sonra, her fert bu denli o kelimenin muhtevasına sadık kalmalıdır ki, din harap, iman serâp, şeâir de pâyimâl olmasın...

Enes b. Nadr ve Enes b. Nadrlar sözlerinde durdular. Sözlerinin eri ve dosdoğru olduklarını ispatladılar. Çünkü onlar derslerini, Kâinatın Efendisi Muhammedü'l-Emîn'den almışlardı. O nasıl doğru ve emindi, dostları da aynı şekilde doğru ve emindiler...

1 - Doğrulukta zirve Nebiler Sultanı hep ok gibi doğru yaşamış, ümmetine de daima doğruluğu tavsiye etmiştir. Elbette O, her hususta bir beşerdi. Fakat doğruluk O'nu insanlığın zirvesine yükseltmişti.

2 - Enes b. Nadr, Akabe'de Efendimiz'i görünce O'na büyülenmiş gibi bağlanmış ve delicesine sevmişti. Fakat her nasılsa Bedir'de bulunamamıştı. Bu yüzden yanıp yakılıyor, gözüne bir türlü uyku girmiyordu.

3 - Enes, Uhud günü oradan oraya koşuyor ve Allah Resûlü'ne verdiği sözü yerine getirmeye çalışıyordu. O da çokları gibi sona doğru bir noktada dolaşıyordu. Vücudu delik deşik olmuş, son anlarını yaşıyordu.

FETHULLAH GÜLEN HOCAEFENDİ'NİN İKİNDİ SOHBETLERİNDEN...

2 Aralık 2009 Çarşamba

Bizim Dergâhımız Ümitsizlik Kapısı Değildir

Mevlana Celaleddin-i Rumî Hazretleri bir beyitinde şöyle demiştir:

"... Gel, yine gel! Ne olursan ol yine gel. Mecusi, putperest olsan da gel. Çünkü bizim dergahımız ümitsizlik kapısı değildir!.."

Müminle münkir arasında hiçbir fark gözetmemiştir. Aynı sevgiyi her iki cenaha da göstermiştir.

Mevlana Celaleddin-i Rumî Hazretleri bu çağrısıyla:

"Bize, yani İslâm'a gel.. Gel ve kurtul. Geçmişteki kötü halini düşünüp ümitsizliğe kapılma!" demek istemiştir.

Mevlana Celaleddin-i Rumî Hazretlerine "Dünya nedir?" sorusuna: "Ruhlar hapishanesidir!." diye cevap verir.

Yine bir gazalinde:

"Ben iş görmek ve halkı irşad etmek vazifesiyle mükellef dünya hapishanesinde bulunuyorum. Yoksa zindan nerde, ben nerdeyim? Kimin malını çalmışım ki, mahpusum?" der.

Dünyada her adım attıkça arzu edilen menzile varılır. Her nefes aldıkça da dünyadan gitme yaklaşır. Diğer cihetten de ruhların aslı, alem-i ervahtır. Her nefes aldıkça da aslına yaklaşır. Havuzdaki suyun buharlaşıp kaybolması gibi sessiz sedasız alınan verilen nefesle ömür de zamanını tamamlar.
İnsan olsun, hayvan olsun aslı toprak olduğu için onun içinde çürür. Ve kaybolur. Toprağa dönüşür.