10 Ekim 2008 Cuma

GENCİM GÜZELİM,ÜSTELİK DE GERÇEĞİM.


Havva Türe hanımın çok severek okuduğum bir yazısı sizlerle paylaşmak istedim.

Her geçen gün iç güzelliğimizin aleyhine olarak değişiyor...

Geçen akşam yaşadıklarım beni bir kez daha düşündürdü.
Kandil akşamıydı. Geç vakit eve dönerken açık bir markete daldım. Çalışanlar kapatmak için son hazırlıklarını tamamlıyor, temizlik yapıyorlardı. Kepenklerini birer birer indirmeye başlamışlardı bile. Allahtan sebze için ayrı, peynir için ayrı dükkanlar gezmek zorunda değildim. Beş dakikada alacaklarımı alıp kasaya gittim. O an için marketlerin ne kadar pratik olduğunu düşünüyordum.
Sırada benim gibi alış verişi son ana sıkıştırmış bir iki kişi daha vardı. Biz sıramızı beklerken yerleri paspaslayan kızla, kasadaki kız hararetli bir ağız dalaşına tutuştu.

“Durun kızlar! Kandil akşamı ne yapıyorsunuz?” desek de, bizi dinleyen olmadı. Sorumlu müdürleri çıkmış olmalı ki, bu rezalete kimse müdahale etmedi. Ta ki paspası biten kız söylene söylene gidene kadar. Sizce burada eksik olan ne?

Kızların ne kadar hoş görünümlü olduklarını anlatsam da bir şey değişir mi?

Bu arada sıra benim önümdeki beye gelmişti. Yanında küçük bir de çocuğu vardı. Kasadan geçirdiklerini bir bir geri vermeye başlayınca dikkatimi çekti. En son hesap yirmi lira on beş kuruşa düşünce, adam cebinden yirmi lira çıkarıp uzattı. Bizim kafası bozuk tezgahtar “on beş kuruş” diye çemkirdi. Adam kıpkırmızı bir suratla

“her gün sizden alış veriş yapıyorum, on beş kuruşun lafımı olur” dedi.

Ben “ Ya uzatmayın olur böyle şeyler. Beyefendi ben de bozuk para var, buyurun.” deyip parayı uzattım.
Ama adam çoktan bunu gurur meselesi yapmıştı. Onun yerine, keşke her şeyi bırakıp çıksaydı. Çoğumuzun başına gelmiştir böyle aksilikler, dert etmeye değer mi? Cüzdanınızda para var sanırsınız alırsınız alırsınız sonra ödemeye gelince, başınızdan aşağıya kaynar sular dökülür. Ama esnaf tanıdıksa

“Lafımı olur yenge, bir ara bırakırsın” der.
Biz çocukken marketlerin yerine, her müşterisini yakinen tanıyan mahalle bakkalları vardı. Hatta, bu bakkal amcaların ”bakkal defteri” diye litaratürümüze geçmiş uçları kırış kırış, çizilip yazılmaktan okunamaz hale gelmiş, çoğu kareli kalınca bir de defterleri vardı. Öyle iki kuruş için de velinimeti olan müşterilerini rencide etmek şöyle dursun, fakiri fukarayı gözetir kol kanat gererlerdi.
Ramazan geldiğinde de o mahallenin bir zengini gider rastgele açtırdığı sayfalardan gücünün yettiği kadarını öderdi. Ne o kimin borcunu ödediğini, ne de o kimse borcunu kimin ödediğini bilirdi. Kısaca veren el alan eli bilmezdi. Öyle medyayı peşine takıp gecekondu dolaşmakla olmazdı bu işler. Sizce burada şimdi olmayan ne var?
Sizce de, toplum olarak ”İç güzelliğimiz mi-dış güzelliğimiz mi daha önemli?”sorusuna samimi olarak verdiğimiz cevaplar, her geçen gün iç güzelliğimizin aleyhine olarak değişmiyor mu?

Dışardan bakınca gayet hoş bir insan görüntüsünün, ağzını açıp birkaç kelam etmesiyle son buluyor olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Genç kalmanın mucize yollarını, güzelliğin sırlarını hayatın gerçek anlamı olarak servis eden medya, gelişme çağındaki çocuklar üzerinde nasıl bir tahribata yol açtığının hiç mi farkında değil?

Zihinlere kazınan “Görüntün senin her şeyin!” mesajı ile ne tür bir oyun oynanıyor acaba?

“Siz kafanızı dünya meselelerine yormayın onları biz hallediyoruz. Hatta ülke meselelerini de sizin için biz çözeriz! Siz güzelleşin ve genç kalın! Stres, derin düşünceler metabolizmanızı bozar, kilo alırsınız, yüzünüz kırışır” mı?

Demek istiyorlar? Ne dersiniz?

Tamam, insanın özelliklede bir kadının daima temiz ve bakımlı olması gerektiğine yürekten inanıyorum. Ama unutmayalım ki

“İnsanlar dış görünüşleriyle karşılansa da, düşünceleriyle uğurlanır.”

Amaçlarla araçları karıştırmayalım.
Çocuklarımıza gösterdiğimiz hedeflere, sunduğumuz rol modellere bir bakın. Sonrada iki lafı bir araya getiremeyen tablo gibi kızlara “Siz gerçek misiniz?” diye soruyoruz. Neden şikayet ediyorsunuz ki? Bütün ölçüler tutmuyor mu? Böyle devam ederse yeni neslin içler acısı hali budur. Kendilerine bile saygısı olmayanlardan nasıl saygı beklersiniz. Sürekli dikkat çekmek üzerine kurulu zihinlerinin hangi köşesinde utanma duygusunu ararsınız.

Hep almaya alışmış birinden vermesini bekleyebilir misiniz?

Oscar Wilde’ın, “Dorian Gray’in Portresi” adlı romanının kahramanı Dorian, Ressam Basil Hallward'ın yaptığı kendi portresini gördüğünde:

"Ne hazin şey! İhtiyarlayıp çirkinleşeceğim, iğrenç olacağım. Oysa bu resim sonsuza dek genç kalacak. Sonsuza dek genç kalan ben, ihtiyarlayansa şu resim olsaydı! Bu uğurda her şeyimi verirdim!"

derken adeta çağımız insanının hislerine de tercüman olmuyor mu? Onun dileği gerçekleşmişti ancak bu mutluluğunun değil trajedisinin başlangıcı oldu. Yaşlanan çirkinleşen resmini saklayarak, kendi gençlik ve güzelliğine aldanıp ruhunu şeytana sattı.

1891’de yayınlanmasına rağmen adeta günümüz insanını anlatan bu kitabın Dorian Gray’dan çok Oscar Wilde’n portresi olduğu söylenir. Çoğu kişi romandaki Lord Henry’nin Oscar Wilde olduğunu düşünse de; ünlü yazar bir röportajında Ressam Basil’in kendini anlattığını, gerçekte ise Dorian Gray olmak istediğini söyler.
Böyle ilginç bir konu olunca, roman biri 1945’te Albert lewin , diğeri Doncan Roy tarafından 2006 beyaz perdeye aktarılmış. Bu arada bir yenisi de Oliver Parker tarafından çekilip 2009 da vizyona girecekmiş.( İlgilenenler için yeni filmde Dorian Gray ‘i Narnia Günlükleri’nden bildiğimiz Ben Barnes canlandıracakmış. )
Çağdaş insan güzelliği kendine put yapıp tapınmaya başlayalı, iyi olmanın enayilik olduğuna inandı. Mutluluğunun olmazsa olmazı da ne pahasına olursa olsun gençliğini ve güzelliğini korumak oldu.
Herkesin sizi beğenmesi neden bu kadar önemli?

Hiç solmayan bir güzelliğe sahip olmak için ne kadar ileri gidersiniz?

Spor, diyet, mucize iksirler ve hatta ameliyat olmaya bile razı olursunuz da, ama ruhunuzu şeytana satmazsınız. Satmazsınız dimi?

Herkes sizi güzel bulsa, üstelik hadi ben diyeyim beş, siz deyin on yaş daha genç görünürseniz bu sizi çok mu mutlu eder?

Yoksa önce siz mi kendinizden memnun olmalısınız? Gerçek güzellik sahiden içimizde mi? Siretimiz suretimize yansır mı?

Daha da önemlisi mutluluğu bu kadar geçici bir şeye bağlarsak sonu hüsran olmaz mı?

Schopenhauer mutluluğu içimizdeki zenginlikte aramamız gerektiğini ancak bu şekilde dışarıya muhtaç olmadan mutluluğu yakalayacağımızı söylerken bunu çok güzel örneklendirir:

”İçinde zengin olan bir insan noel zamanında aydınlık, sıcak mutlu bir yuvadır. Buna mukabil bundan yoksun olanlar karlarla kaplı bir aralık gecesidir.”der. Ne güzel anlatmış dimi?
Peki, içimizi nasıl zenginleştireceğiz?

Beklide bunun için en uygun zamandayız. Evet, şimdi tam sırası. Neden mi? Çünkü biz böyle sahte rüzgarlarla sağa sola savrulurken Ramazan kapımıza dayandı bile. Bizlerde bu iklimden, her yeri kuşatan rahmetten hisse almak istiyorsak, gözümüzü dört açmalıyız.
Oruç tutuyorum asabiyim diye yanımızdakilerin gönüllerini parça parça ederek, boşuna aç kalmayalım. Helali “niyetliyim” diye yemezken, haram dedikodularla orucumuzu bozmayalım. Midemizden yükselen sesler kalbimizi hassaslaştırır belki de aç ve muhtaç insanları daha iyi anlayabiliriz. Ve alan değil de, bir gülücükle bile olsa verenlerden olduğumuzda artık biz de zenginizdir.
Hadi hep birlikte içimizi zenginleştirmeye, gönül çiçeklerimizi yeşertmeye ne dersiniz, yapabilir miyiz?

2008-08-23 23:14:42

2 yorum:

  1. bu kadar uzn yazmayın yaa
    insanın okyası gelmyooo

    YanıtlaSil
  2. Yazının uzunluğu değil kalitesi önemlidir. Hem adınızı yazsaydınız daha iyi olurdu ;)

    YanıtlaSil